
İnsanlık atomu parçaladı, yapay zekâ geliştirdi, Mars’a robot gönderdi. Ama söz konusu para olunca, binlerce yıldır aynı soruların etrafında dönüp duruyoruz.
Faiz mi düşmeli?
Enflasyon nasıl kontrol altına alınmalı?
Ekonomi büyürken fiyat istikrarı nasıl korunmalı?
Aslında bugün yaşadığımız tartışmaların büyük bölümü yeni değil. Sadece aktörler değişiyor, hikâye aynı kalıyor.
Bir tarafta MSCI’ın Türkiye için yaptığı “somut ilerleme olmazsa danışma süreci başlatabiliriz” uyarısı var. Yani dış sermayenin soğuk, kuralcı ve matematiksel bakışı…
Diğer tarafta ise bankacılık sektöründen yükselen, “TCMB’den ufak da olsa bir gevşeme bekliyoruz” sesleri…
Bir yanda uluslararası yatırımcıların “Yapısal reformlar nerede?” sorusu, diğer yanda yüksek faiz altında nefes almakta zorlanan reel sektör…
İktisat teorisi ile siyasi gerçekliğin tam ortasındayız.
Aslında tarih boyunca ekonomik kararlar daima böyle bir terazinin üzerinde alındı.
19’uncu yüzyılda Osmanlı maliyesini toparlamak için atılan her adım, toplum üzerinde bir maliyet yaratıyordu. Reformların hızı ile sosyal bedeller arasında hassas bir denge kurulmaya çalışılıyordu.
Bugün ekonomi yönetiminin karşı karşıya olduğu tablo da çok farklı değil.
Merkez Bankası enflasyonla mücadele etmek için sıkı para politikasını sürdürüyor. Teoriye göre yüksek faiz talebi kısar, talep azalınca da fiyat artışları yavaşlar.
Nitekim veriler bunun sahadaki karşılığını göstermeye başladı.
Beyaz eşya satışları düşüyor, tüketim yavaşlıyor, yatırımlar erteleniyor.
Ekonomi kitapları açısından bakıldığında sistem çalışıyor gibi görünüyor.
Ama işte tam bu noktada insan psikolojisi devreye giriyor.
Çünkü ekonomi, matematik kadar insan davranışlarıyla da ilgilidir.
Vatandaş yeni bir çamaşır makinesi almayı erteliyor, otomobil değiştirmekten vazgeçiyor ama aynı zamanda paranın değer kaybetmeye devam edeceği korkusuyla harcamayı tamamen bırakamıyor.
“Bugün almazsam yarın daha pahalı olacak.”
Belki de enflasyonun en güçlü yakıtı, tam olarak bu düşünce…
Davranışsal finansın yıllardır anlattığı gerçek şu:
İnsanlar her zaman rasyonel davranmaz.
Bazen korku, matematiğin önüne geçer.
Aslında Roma İmparatorluğu’ndan bu yana değişmeyen şey de budur.
İmparatorlar gümüş sikkelerin ayarını bozarak bütçe açıklarını kapatmaya çalışmış, fiyatlar yükselince sert tedbirler almış, hatta fiyatlara uymayanlara ağır cezalar getirmişti.
Sonuç değişmemişti.
Karaborsa büyümüş, güven kaybolmuş ve ekonomi daha da kırılgan hale gelmişti.
Çünkü tarihin öğrettiği en önemli gerçek şudur:
Ekonomiler sadece para politikasıyla değil, güvenle yönetilir.
Bugün küresel cephede de benzer bir denge arayışı yaşanıyor.
ABD ile İran arasındaki gerilim, Hürmüz Boğazı üzerinden dünya ekonomisini tehdit ederken, Washington’da farklı güç merkezleri devreye giriyor.
Jeopolitik tansiyonun düşmesiyle birlikte petrol fiyatlarında geri çekilme yaşanıyor.
Altının son haftaların en düşük seviyelerine gerilemesi de piyasalardaki risk algısının bir miktar azaldığını gösteriyor.
Bütün bunlar, Fed’den Avrupa Merkez Bankası’na kadar birçok kurum için enflasyonla mücadelede ek bir nefes alanı oluşturuyor.
Fakat ister Ankara’da olsun, ister Washington’da…
İster Merkez Bankası’nda, ister Senato koridorlarında…
Ekonominin temelinde değişmeyen tek bir unsur bulunuyor:
İtimat.
Çünkü para, aslında kâğıttan ibaret.
Ona değer veren şey ise insanların o sisteme duyduğu güvendir.
Piyasalar her sabah açıldığında ekranlardaki yeşil ve kırmızı oklara sadece rakam olarak bakmayın.
Orada esnafın kaygısını da göreceksiniz.
Sanayicinin bekleyişini de…
Küresel güçlerin satrancını da…
Ve binlerce yıldır değişmeyen insan psikolojisini de…
Çünkü tarihte hiçbir enflasyon sonsuza kadar sürmemiştir.
Ama hiçbir faiz kararı da tek başına güven inşa etmeye yetmemiştir.
Asıl mesele, rakamlardan önce güveni yönetebilmektir.










Yorum Yazın