İstanbul
DOLAR18.6215
EURO19.4637
ALTIN1050.2
Dr. Zeki Anıt

Dr. Zeki Anıt

Mail: [email protected]

İMPARATORLUKTAN MİLLİ DEVLETE GEÇİŞ SÜRECİNDE TÜRK SOSYOLOJİSİNİN “TÜRK KİMLİĞİ”Nİ TANIMLAMA GAYRETLERİ"

İMPARATORLUKTAN MİLLİ DEVLETE GEÇİŞ SÜRECİNDE TÜRK SOSYOLOJİSİNİN “TÜRK KİMLİĞİ”Nİ TANIMLAMA GAYRETLERİ"

İnsanlık tarihinde millet olma vasfı kazanan toplumlar, milletleşme sü- recinde birbirinden farklı tarihi bir gelişme süreci izlediklerinden, kendi- lerini diğer toplumlardan ayıran özellikler kazanırlar. Türk milleti, tarihi gelişme çizgisine uygun bir akış içerisinde millet olma vasfını kazan- mıştır. Aynı soydan gelen, aynı dili konuşan, ortak bir tarihi ve kültürü paylaşan ve geleceğe dair ortak özlem ve hedefleri bulunan insanlardan oluşan toplumsal yapı, Türk milletinin genel karakterini belirlemiştir. Ta- rih boyunca kimliğini koruyan ve egemenlik gücünü elinde bulunduran Türk milleti, 20. yüzyıla gelindiğinde dünya egemenliğini ele geçiren Batı toplumlarının tazyikiyle bağımsızlığını kaybetme tehlikesiyle karşı kar- şıya kalmış, insanlık tarihi içerisinde eşine rastlanmayacak kadar güçlü bir direniş, dayanışma ve mukavemetle kimliğini, bağımsızlığını ve ta- rihi sürekliliğini korumayı başarmıştır. Ancak dağılan imparatorluktan devralınan değişik din ve milliyete mensup unsurların Türk toplumuna dahil edilebilmesi için, Türk milletinin sahip olduğu özellikleri kazandı- ran ayırt edici unsurların aslında tek başına bir anlam ifade etmediğinin gösterilmesi ve önemli olan geleceğe dair hedeflerin ortak bir kimlik ta- nımlamasının en önemli belirleyici olduğunun vurgulanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Fransız sosyolojisinin toplumsal kimlik tanımlaması ile il

gili yöntemlerini esas alarak Türk kimliğini tanımlayan Türk sosyolojisi, değişik din ve milliyete mensup toplum kesitlerini Türk kimliği altında toplamayı başarmıştır.

Çalışmamızda öncelikle bir bilim olarak sosyolojinin doğuş koşulları ele alınacak, toplum olayları karşısında sosyolojinin sınırları tartışılacaktır. Ayrıca, Batı toplumlarının elde etmiş olduğu dünya egemenliğini hazır- layan koşullar çerçevesinde, egemenlik kaynağının Batı toplumlarının üstünlüğü ekseninde açıklama girişiminde bulunan Batı sosyolojisinin üstlendiği görev ve açıklama modelleri değerlendirilecektir. Batı toplum- larında özellikle Fransa’da ortaya çıkan siyasi ve sosyal sorun ve açmaz- lara çözüm arayışı içerisinde ortaya çıkan Fransız sosyolojisinin toplum- sal kimlik tanımlaması yönündeki çözüm önerileri ele alınacaktır.

Batı’da sosyolojinin tartışıldığı dönemde Türkiye’nin karşı karşıya bulun- duğu sorun ve açmazlara çözüm arayışları çerçevesinde tanınan ve milli devletle birlikte ortaya çıkan milli kimliğin tanımlanmasına yönelik top- lumsal kimlik tartışmalarının içerisine giren Türk sosyolojisinin yurdu- muzdaki başlangıç öyküsü tartışılacaktır. Bu çerçevede Türkiye’de milli kimliğin tanımlanmasında ortaya çıkan sorunlar ve bu sorunlara getirilen çözüm önerileri sebep ve sonuçlarıyla birlikte değerlendirilecektir. Türk toplumunun toplumsal kimlik belirleyicileri ele alınacak, Türk eğitim sis- temi ve lise sosyoloji derslerinin bu konudaki yaklaşımı incelenecek ve Türkiye’de ilk olarak Mehmet İzzet ve ardından Necmettin Sadak tara- fından hazırlanan lise sosyoloji ders kitaplarının başarı ve başarısızlıkları ortaya konulacaktır.

1. Sosyolojinin Doğuşu ve Türkiye’ye Girişi

Toplumsal ilişkiler çerçevesinde ortaya çıkan sorun ve açmazları anlama, açıklama ve çözüm bulma gayretleri insanlık tarihinin geniş bir özeti ola- rak karşımıza çıkmaktadır. İnsanoğlunun doğa ile kurduğu ilişkilerinde karşısına çıkan güçlüklerin tanımlanması ve aşılması konusundaki bilim- sel çaba ve üretimleri bir yana bırakılırsa, toplum içi ve toplumlararası ilişkilerden doğan sorunların açıklanması ve çözüm önerilerinin gelişti- rilmesi çabaları, bir bilim olarak sosyolojinin ortaya çıkışından önce de ilim ve felsefe çalışmalarının konusu olmuştur. Ancak toplumsal sorunla- rın doğru bir şekilde ortaya konulabilmesi ve geçerli çözüm önerilerinin 

geliştirilebilmesi için sosyolojinin doğuşunu beklemek gerekecektir.

Toplum ve toplum olayları, sosyolojinin doğuşuyla birlikte ortaya çıkan olaylar olmadığı gibi, insanlık tarihi içerisinde toplum ve toplum olayla- rını anlama ve açıklama çabaları da, sosyolojinin bir bilim olarak ortaya çıkışıyla da başlamamıştır. Bu çabalar yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Toplum olaylarının açıklanması çabaları bu süre içerisinde toplum felse- fesinin çalışma alanı içerisinde kalmıştır. Sosyolojinin doğuşu, toplumsal alandaki köklü dönüşümlerin, çalkantıların ve bunalımların yaşandığı döneme rastlamaktadır.

En geniş anlatımla toplum ve toplum olaylarını inceleyen bir bilim dalı olarak tanımlayabileceğimiz sosyolojinin konusu olan toplum ve toplum olayları, toplumların tarihi gelişim sürecine paralel olarak ortaya çıkarlar ve zaman/mekan boyutuna bağlı olarak kendine özgü özellikler kazanır- lar. Batının, Batı-dışı toplumlar karşısında elde ettiği üstünlüklerin açık- lanması, ortaya çıkan sorun ve açmazlara çözüm getirilmesi çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkan sosyoloji zamanla bütün toplumlarda karşılık bulacaktır.

Bütün dünya için yeni bir bilim dalı olan Sosyoloji “1789 tarihinde ger- çekleşen burjuva devriminin ardından siyasi ve sosyal açıdan büyük bunalımlar içinde kıvranan ve bir türlü dengesini bulamayan Fransa’da Auguste Comte ile Le Play’nin elinde doğmuştur.”2 Çünkü bir bilim ola- rak sosyolojinin ortaya çıkabilmesi için ihtiyaç duyulan şartlar ancak 19. yüzyılın ilk yarısında oluşmaya başlamıştır.

“19. yüzyılda Batı Avrupa ülkelerinde görülen sosyolojinin konusu içi- ne girebilecek bilgilerin sistemleştirilmesi çabası bir süre kendi sınırları içerisinde kalmış, içinden çıktığı ülkelerin dışına taşmamıştır. Doğu ülke- lerinde, belki de günümüzde bile, sosyoloji Batı’da gelişen ve Batı’dan öğ- renilen bir bilim dalı olmuştur.”3 Hatta diğer Batı ülkeleri bir yana sosyo- loji zaman zaman bir Fransız bilimi olarak tanıtılmıştır. Emile Durkheim, 19. yüzyıl Fransız sosyolojisi ile ilgili olarak yaptığı bir değerlendirmede, “19. yüzyıl sosyolojisinin ilerlemesinde Fransa’ya düşen payı belirlemek, bu bilimin büyük bir kısmının tarihini yapmaktır. Çünkü 19. yüzyılda bu 

bilim bizde doğmuş ve tam anlamıyla bir Fransız bilimi olarak kalmıştır”4 şeklinde bir yorum yapmıştır.

Bir bilim olarak sosyolojinin 19. yüzyılda Batı Avrupa ülkelerinde ve özellikle Fransa’da ortaya çıkmasının sebebinin anlaşılabilmesi için Batı tarihindeki gelişmelere kısaca bakmak gerekir. Gerçekten de o dönem- de Batı’da görülen ekonomik, sosyal ve siyasi gelişmeler, Batı toplum- larının diğer toplumlar karşısında elde ettiği üstünlük ve bu üstünlüğe bağlı olarak dünya egemenliğini ele geçirmeleri, bu egemenliği sürdürme istekleri ve gayretleri, toplumsal karışıklıklar ve çelişkiler sosyolojinin doğuşunu hazırlamıştır. Başka bir ifade ile Batı toplumlarının kendi dı- şındaki kaynaklar üzerinde kurdukları ilişkiler neticesinde elde ettikleri yeni kaynaklar ve bu kaynaklara bağlı olarak diğer toplumlar karşısında kazandıkları üstünlükler, çözümü gittikçe karmaşıklaşan siyasi ve sosyal sorunları doğurmuş, 16. yüzyıldan başlayarak gittikçe büyüyen çatışma ve çekişmelere çözüm arayışları sosyolojiyi ortaya çıkarmıştır.

19. asır Batı Avrupa toplumlarının ve özellikle Fransa’nın içinde bulun- duğu karışıklıklar ve karşı karşıya olduğu sorunlar karşısında geleneksel açıklama modelleri yetersiz kalmış, Batı toplumlarına endekslenen giri- şimleri yeni çözüm arayışlarına sevk etmiştir. Bu arayış sosyoloji bilimini ortaya çıkarmış ve elde edilen bilgiler Batı toplumlarının ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılmıştır. Ancak bu bilgiler daha sonra Batı’nın kendi dışındaki toplumlarla kurduğu egemenlik ilişkilerinin sürdürüle- bilmesi için kullanılmaya başlanmıştır.

Konusu toplum ve toplum olayları olan; ele aldığı konuyu anlama, açık- lama ve çözüm getirme iddiası ile toplumbilimleri ailesine katılan sos- yoloji 19. yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkmış ve batı dışı toplumlara hazır kalıplarla sunulan çözüm reçeteleri olarak aktarılmıştır. Türkiye de sosyoloji ile bu şekilde tanışmıştır.

Batı’da yapılan sosyoloji çalışmalarında Batı toplumlarının toplumsal kimlikleri sanayi olayına bağlanmış, ulaşmış oldukları toplumsal aşama- ya “nereden ve nasıl gelindiği” açıklanmak istenmiş, kendi tarihleri ve toplum aşamaları esas alınarak bazı özel tarihi gelişme modelleri oluştu- rulmuş ve bu tarihi gelişme modelleri “bir yerden sonra tüm insanlık için geçerli modeller olarak” teklif edilmiştir. “Batı toplumlarının kendi tarih 

dönemlerini ve toplum özellerini mutlaklaştırarak tüm toplumlar için ge- nel geçer sayılmasına yol açan bu sistemlerde ideolojik bir yan olduğu or- tadadır. Çünkü başlangıçta Batı toplumlarının tarihi gelişmeleri için ileri sürülen gelişme doğrultuları daha sonraları abartılmış bir biçimde tüm toplumlar ve tarihleri için geçerli sayılmışlardır.”5

Batı, kendi dışındaki toplumlar üzerinde kurduğu egemenlik ilişkilerine süreklilik kazandırmak ve içinde bulunduğu toplumsal sorunlara çözüm bulmak için sosyolojiyi bir bilim olarak bilimler ailesine kazandırırken; Batı’nın elde ettiği üstünlüğü koruma gayretleri karşısında değişen top- lumlar arası dengeler sonucunda, aynı dönem içerisinde Batı dışı toplum- larda da büyük çalkantılar, toplumsal sorunlar ortaya çıkmış ve bu sorun- lara çözüm arayışları başlamıştır.

Batı’nın elde ettiği üstünlük kaynaklarını kullanma şekli ve egemenlik alanlarının zorladığı sınırlar özellikle Türk toplumunu etkilemiş ve tarih önünde zorlamaya başlamıştır. Tarih önünde yüzyıllar boyunca toplum- lar arası ilişkileri düzenleyen ve yön veren Türk toplumu, ortaya çıkan yeni sorunları aşma gayreti içine girmiş ve çözüm yolları üretmeye başla- mıştır. Bu arayış sonucunda Türk toplumu gözlerini Batı’ya çevirmiş ve Batı toplumları ile eş zamanlı olarak sosyoloji bilimi ile tanışmıştır.

Türkiye’de tarihi gelişmelerin ortaya çıkardığı sorunları tanıma ve bu sorunlara çözüm getirme gayesi ile sosyolojiye ilgi duyulması tesadüf değildir. Türk toplumu Batı’nın elde etmiş olduğu üstünlükten kaynak- lanan zorlamaların sonucunda birtakım açmazlarla karşılaşmıştır. Batı, 19. yüzyılda karşılaştığı sorunlara kendi içerisinde çözüm bulmuş ve Batı dışı toplumlar karşısında bir üstünlük elde etmiştir. Batı’nın başvurduğu ve başarılı olduğu çözüm yollarının uygulanması ile Batı dışı toplumların karşılaştıkları ya da gelecekte karşılaşacakları sorunların da çözüleceği inancı yaygınlık kazanmıştır. Batı’da ortaya çıkan sorunları aşma yo- lunda başarılı olan sosyoloji bilgisi ile sorunlara çözüm getirilebileceği inancı, Türkiye’nin sosyoloji çalışmalarına yönelmesine neden olmuştur. Bu sebeple “Türkiye’de sosyoloji doğrudan Batı’dan ithal edilmiştir. Batı sosyolojisi hiçbir kayıtlanmayla karşılaşmadan kendi gelenekleri ve tar- tışmalarıyla Türk düşüncesindeki yerini almıştır.

Batı, kendi sorunlarını aşmada başarılı olan bilgilerini kendi dışındaki toplumlarda ortaya çıkan sorunların çözümünde geçerli bir reçete olarak ihraç etmesinin ardından, tarih içinde gelişen sorunlarına çözüm arayan batı-dışı toplumlar, Batı’nın hazır olarak sunduğu ve başarısı kanıtlanmış olan çözüm kalıpları ile kendi sorunlarını çözmeye çalışmışlardır. Türk toplumu da tarihi gelişme çizgisi içerisinde karşılaştığı sorunlara çözüm aradığı dönemde Batı sosyolojisi ile tanışmış, kendisine sunulan çözüm reçeteleri ile sorunlarını aşma gayreti içerisine girmiştir. 19. yüzyılda Tür- kiye, karşı karşıya bulunduğu çeşitli sorunlar içinde bocalarken çözüm yolunu Batı seçiminde bulmuştur. Batı seçimi çözüm sayıldığına göre aynı Batı’dan hazır çözüm reçeteleri beklenmiştir. Türkiye’de sosyoloji işte bu genel çabanın bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

“Türkiye sosyolojinin kuruluşuna katılmamıştır ama öte yandan sosyolo- ji çalışmalarının daha başlangıçta yakından izlediği ve üniversitelerinde ders olarak okutulduğu ülkelerin başında gelmektedir.”7 “Özellikle Ziya Gökalp ve Prens Sebahattin’in çabalarıyla sosyoloji çalışmaları çok kısa bir süre içinde yurdumuzda izlenebiliyordu. Daha başlangıç yıllarında sosyoloji tartışmalarına katılmıştır. Bu, sosyoloji konusunda bazı üstün- lükler getirmiştir ama öte yandan da daha kendi geleneğimizi kurama- dan Batı sosyolojisi izlenilmeye başlanmıştır.”8

Dünya egemenliğini ele geçiren Batı, karşılaştığı sorunları aşacağına inan- cı tamdır. Bizler ise, ortaya çıkan sorunları çözebilmek amacıyla Batı’ya yanaşmak zorunda kalıyorduk. Ancak bu yöneliş esnasında çözüm öne- rileri çerçevesinde Batı’dan gelen bir dizi çözüm yolu reçetesi karşımıza çıkar. Kendi dışındaki toplumların kaynaklarına el koyarak dünya ege- menliğini ele geçiren Batı, hiçbir zaman “kendi kimliğini tartışma konusu yapacak olan dünya egemenliğinin kaynağı sorunu üzerine eğilmemiştir. Bunu doğal saymış, ulaşmış olduğu uygarlık düzeyinin bir ürünü olarak benimsemiştir. Bu nedenle hem kendi toplum tanımlarını ve kuramlarını mutlak saymış ve hem de önerdiği çözüm yollarının bütün toplumlar için geçerli olduğunu öne sürmüştür.”9 Batıdan ithal edilen çözüm önerileri ile sorunlar karşısında başarı elde edemeyen Türk aydınları tarafından, “sorunlar içinde bocalamamızın nedeni olarak Batı’da sosyoloji dalında 

getirilen çözüm yollarının bilinmemesi gösterildi.”10 Sorun sosyolojinin önerdiği çözüm reçetelerinde değil de sosyoloji alanındaki bilgilerimi- zin yetersizliğinden kaynaklanmış olduğu yolunda bir kanaat geliştikten sonra, Batı sosyolojisinin ortaya koyduğu çözüm kalıpları en kısa süre- de ülkemize aktarılmasına girişildi. “Bütün bu girişimlere karşılık başarı elde edilemediği zaman bu olay, Batı sosyolojisindeki en son bilgilerin henüz bizde bilinmemesine bağlandı ve giderek Türk sosyolojisinde Batı aktarmacılığı, başlangıçtaki amaç ve nedenini de unutarak, bir gelenek durumuna dönüştü. Sorunların çözümlenmesi yolunda karşılaşılan güç- lüklerin nedeni son sosyoloji kuramlarının bilinmemesi olunca buradan yola çıkarak Türkiye’nin ana sorununun bilgisizlik olduğu ve buna bağlı olarak çözüm yolunun eğitimden geçtiği öne sürüldü.”11 Sonuçta Türki- ye’deki sosyoloji çalışmaları ve araştırmaları Türk gerçeğinin araştırılma- sından ziyade, sosyoloji bilgilerinin edinilmesi, öğretilmesiyle sınırlandı- rıldı. Buradan hareketle Türkiye’de çoğunlukla sosyolojinin ne olduğu ve sosyoloji tarihi üzerine tartışmakla yetinildi. Böylece “tek sorun da, bu kısır tartışmalardan elde edilmesi beklenen bilgilerin Türk halkına ya da genç kuşaklara nasıl aktarılabileceği olacaktır.”12

Batı sosyolojisi, ülkemizdeki sosyoloji çalışmalarına kaynaklık etmiştir. Ancak sosyolojinin Türkiye’deki serüveni, kazandığı eğilimleri ancak toplumsal sorunlarımız ve bu sorunlar önünde sosyolojinin takındığı tu- tumlar ile olan ilişkilerinde gerçek anlamını bulacaktır.

Batılı sosyologların insanlık tarihini belli toplum türleri ile “aşamalan- dırdığı tarih anlayışının, Türk toplumunun temel özelliklerinin açıklan- masından başlayıp günlük olaylarına kadar tayin edici bir rol oynadığı görülmektedir. Bütün değerlendirmelerin temelinde gerek kendimiz ve gerekse başkaları tarafından tayin edilen yerimizin büyük bir önemi bu- lunmakta ve tüm olaylar tayin edilmiş bu yerin özelliklerine göre açıklan- maktadır. Belli kalıplar dışına çıkmayan bu değerlendirmeler,” toplumla- rarası ilişkilerde belli tarihi tecrübeler kazanmış, “bu yolda özel bir kimlik ve temel bazı özellikler kazanmış Türk toplumunun önemli meselelerini kavramaya yetmemekte, açıklayamamaktadır.”

Batı Avrupa’da sosyoloji bir bilim olarak ortaya çıktığı dönemde Türk toplumu büyük siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlarla boğuşuyor, karşı karşıya bulunduğu sorunlara çözüm bulmaya çalışıyordu. Batı’nın, kendi dışındaki toplumlar karşısında elde ettiği üstünlüğü kullanması ve dün- ya egemenliğinin sınırlarını Türk toplumunun hayat alanlarını zorlaya- cak şekilde genişletmesi, yeni arayışları beraberinde getirmiştir. Ancak, çözüm yolunda başvurulan bütün çabalar sonuçsuz kalmış, koca bir im- paratorluk parçalanıp dağılmaya başlamıştır. Türk toplumunun önünde, varlığını koruyabilmek için tek bir çözüm yolu kalmış ve Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde giriştiği varoluş mücadelesinden başarıyla çıkmış olmasıdır.

Türk milletinin kurtuluş mücadelesinde ve sonrasında çözüm getirmeye çalıştığı siyasi, ekonomik ve askeri sorunların yanında en büyük açmazı, imparatorluktan milli devlete geçiş sürecinde ortaya çıkan milli kimliğin tanımlanması konusu olmuştur. Zira Osmanlı İmparatorluğundan devra- lınan ve imparatorluk yapısı içerisinde sorun teşkil etmeyen değişik din ve milliyete mensup unsurların Osmanlı toplumu tanımlaması yerine, milli devlete uygun olarak tek ve ortak bir kimlik tanımlamasına kavuş- turulması gerekiyordu. Toplumsal kimliğin belirlenmesinde Türk kim- liğinin temel belirleyici olarak kabul edilmesinin meşru dayanaklarının oluşturulması ve Türk kimliğine dahil edilecek unsurların itiraz gerekçe- lerinin ortadan kaldırılması zorunluluğu, yeni dönemde çözüm bekleyen en önemli sorunlardan biri olmuştur. İşte bu sorunun aşılması ve Türk milletinin tanımlanması görevini sosyoloji üstlenmiştir.

Bir bilim olarak sosyolojinin kuruluşuna herhangi bir katkısı bulunma- yan Türkiye’de, başlangıçtan itibaren sosyoloji çalışmaları yakından iz- lenmiştir. Çünkü Batı’da çözüm bekleyen ve sosyoloji aracılığıyla aşıl- maya çalışılan sorunlardan biri olan toplumsal kimliğin tanımlanması ve ayrışmaların temel dinamiklerinin belirlenmesi konusu, Türkiye’nin de önde gelen açmazlarından biriydi.

Kaynak: TASAV Yayınları

 

 

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar