<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Haber Kızılelma</title>
        <link>https://www.haberkizilelma.com/</link>
        <description>Haber Kızılelma  , son dakika haberler, siyaset, ekonomi ,belediye , yolsuzluk ,cinayet , Türk dünyası,</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>MHP İstanbul İl Başkanlığında Özlenen Bayramlaşma</title>
                <category>Suat Özbey</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/mhp-istanbul-il-baskanliginda-ozlenen-bayramlasma-32</link>
                <author>suatozbey@haberkizilelma.com (Suat Özbey)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/mhp-istanbul-il-baskanliginda-ozlenen-bayramlasma-32</guid>
                <description><![CDATA[MHP İstanbul İl Başkanlığında Özlenen Bayramlaşma]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sayın İl Başkanımız Volkan Yılmaz,</p>

<p>Bugün MHP Bağcılar İlçe Başkanlığımızdaki bayramlaşma programında, dava büyüklerimiz Salim Karabulut ve Turan Midiliç ağabeylerimizin yüzlerinde gördüğümüz tebessüm, aslında ülkücü hareketin yeniden dirilişinin ve teşkilatlarımızdaki heyecanın en güzel göstergesiydi.</p>

<p>Yaklaşık kırk yılını Milliyetçi Hareket Partisi’ne adamış bu kıymetli dava adamlarını 1992 yılından beri tanıyorum. Samimiyetlerinden, sadakatlerinden ve ülkücülüklerinden hiçbir zaman şüphe duymadım. Bugün onların gözlerindeki umut; makamların değil, yeniden bir araya gelen ülkücülerin, yeniden canlanan teşkilat ruhunun ve yeniden yükselen davanın mutluluğuydu.</p>

<p>İstanbul’da esmeye başlayan bu birlik ve beraberlik havasının kalıcı olması, ülkücülerin sahipsiz olmadığını hissetmesi ve yıllardır özlenen teşkilat heyecanının büyüyerek devam etmesi en büyük temennimizdir.</p>

<p>Sayın Başkanım; sizden beklentimiz, bu heyecanın ve umutların solmasına izin vermemenizdir. Çünkü bugün yazılmaya başlayan hikâye sadece bir teşkilat hikayesi değildir. Bu; yıllardır özlemini çektiğimiz birlik ruhunun, dava şuurunun ve ülküdaş kardeşliğinin yeniden ayağa kalkış hikayesidir. Ve bu hikayenin adı da Kızıl Elma olacaktır.</p>

<p>Ülkü Ocakları’nda yetişmiş, ömrünü Türk milliyetçiliği davasına adamış bir kardeşiniz olarak inanıyorum ki; İstanbul’un dört bir yanında yeniden yanan ülkü ateşi, gönülleri birleştirecek, küskünleri kucaklayacak ve teşkilatlarımızı hak ettiği güce ulaştıracaktır.</p>

<p>İstanbul yeniden ülkücü nefesle şahlanacaksa, bunun adı makam değil dava; bunun adı siyaset değil ülkü; bunun adı da Kızıl Elma olacaktır.</p>

<p>Allah yar ve yardımcınız olsun.</p>

<p>Ne mutlu Türk’üm diyene!</p>

<p>Suat Özbey</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 30 May 2026 12:21:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2026/05/suat-ozbey-1778076802.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MHP MYK Üyesi Özarslan’dan “Maduro Operasyonu” Uyarısı: Uluslararası Hukuk Tehlikede</title>
                <category>Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/mhp-myk-uyesi-ozarslandan-maduro-operasyonu-uyarisi-uluslararasi-hukuk-tehlikede-30</link>
                <author>bilgi@mhp.gov.tr (Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/mhp-myk-uyesi-ozarslandan-maduro-operasyonu-uyarisi-uluslararasi-hukuk-tehlikede-30</guid>
                <description><![CDATA[MHP MYK Üyesi Özarslan’dan “Maduro Operasyonu” Uyarısı: Uluslararası Hukuk Tehlikede]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Merkez Yönetim Kurulu (MYK) Üyesi Bahadır Bumin Özarslan, ABD’nin resmen kabul ettiği ve “Maduro Operasyonu” olarak anılan girişimin, uluslararası hukukun temel ilkelerine açıkça aykırı olduğunu belirtti.</p>

<p>Özarslan, yaptığı değerlendirmede söz konusu operasyonun kuvvet kullanma yasağı, devletlerin egemen eşitliği, devlet başkanlarının başka bir devlette yargılanamazlığı ve içişlerine karışmama ilkesi gibi temel hukuk normlarını ihlâl ettiğini vurguladı.</p>

<p>Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın konuya ilişkin basın açıklamasına da dikkat çeken Özarslan, bu açıklamanın Venezuela’nın siyasî bağımsızlığının tanınmadığını açıkça ortaya koyduğunu ve bunun uluslararası hukukun en temel prensiplerinden biri olan içişlerine karışmama yasağının yok sayılması anlamına geldiğini ifade etti.</p>

<p>ABD’nin bu tutumunun, doğrudan başka bir devletin yönetimini değiştirmeyi hedeflemesi sebebiyle son derece tehlikeli olduğuna işaret eden Özarslan, bu yaklaşımın ilerleyen süreçte başka devletlere de yöneltilebileceği uyarısında bulundu.</p>

<p>Devletlerin içişlerine müdahalenin açık biçimde meşrulaştırılmasının uluslararası toplum düzenini temelden sarsacağını belirten Özarslan, hâlihazırda yeterince etkin çalışmadığı eleştirileri yapılan Birleşmiş Milletler sisteminin de bu gelişmelerle birlikte daha derin bir çıkmaza sürükleneceğini kaydetti.</p>

<p>Özarslan ayrıca, “güç” kavramının caydırıcılıktan “etkin müdahale”ye evrilmesinin uluslararası hukuk düzenini zayıflatacağını ve bunun dünyanın Soğuk Savaş öncesi bir döneme geri dönmesi riskini barındırdığını ifade etti.</p>

<p>Açıklamasında Türkiye’ye de dikkat çeken Özarslan, etki alanı geniş ve çok yönlü tehditlerin merkezinde yer alan ülkelerin bu süreçte ciddi bir iç ve dış politika sorgulamasıyla karşı karşıya kalabileceğini belirtti.</p>

<p>Son olarak, bu tür örneklerin artmasının ve olağanlaşmasının yalnızca ilgili ülkeleri değil, küresel ölçekte tüm devletleri etkileyeceğini vurgulayan Özarslan, meselenin müttefiklik ilişkilerinin çok ötesinde, uluslararası düzenin geleceğini ilgilendirdiğini ifade etti.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 04 Jan 2026 18:50:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/05/dr-bahadir-bumin-ozarslan-1652267747.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Terör örgütleri kendi iradeleriyle sona ermez</title>
                <category>Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/teror-orgutleri-kendi-iradeleriyle-sona-ermez-29</link>
                <author>bilgi@mhp.gov.tr (Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/teror-orgutleri-kendi-iradeleriyle-sona-ermez-29</guid>
                <description><![CDATA[Terör örgütleri kendi iradeleriyle sona ermez]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>MHP Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Bahadır Bumin Özarslan</strong>, terör örgütlerinin varlığı ve uluslararası destek mekanizmalarına ilişkin dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu. Özarslan, bir terör örgütünün kendi iradesiyle faaliyetlerine son vermesinin olağan olmadığını belirterek, bu tür kararların genellikle örgütlerin arkasındaki devletlerin stratejik tercihleri doğrultusunda alındığını ifade etti.</p>

<p>Özarslan’a göre, bir terör örgütünün “faaliyetlerini durdurduğunu” ilan etmesi iki temel ihtimali akla getiriyor. İlk ihtimalde, örgütü kuran veya destekleyen devletlerin örgütü geçici olarak “uykuya alma” kararı verdiği, ikinci ihtimalde ise eylem kapasitesi zayıflayan örgütün başka bir coğrafyada, farklı bir yöntemle ancak aynı hedef doğrultusunda faaliyetlerine devam ettiği vurgulanıyor.</p>

<p>IŞİD (DAEŞ) ile PYD-YPG-SDG yapıları üzerinden değerlendirmelerde bulunan Özarslan, bu iki yapının Suriye sahasında birbirini besleyen ve karşıtlık görüntüsü altında simbiyotik bir ilişki içinde var edildiğini savundu. Bu ilişkinin, her iki örgütün de ortak hamileri tarafından şekillendirildiğini belirten Özarslan, söz konusu durumun Türkiye ve Suriye açısından bir dayatma niteliği taşıdığını ifade etti.</p>

<p>Yalova’da gerçekleşen saldırıya da değinen Özarslan, bu eylemle Türkiye’ye verilen mesajın açık olduğunu dile getirdi. Buna göre saldırı, IŞİD’in hâlen bir tehdit olduğu algısını canlı tutarak, PYD-YPG-SDG’nin Suriye’deki varlığının sona ermemesi gerektiği yönünde bir baskı unsuru olarak kullanılıyor. Özarslan, bu durumun Türkiye’nin söz konusu yapıya yönelik olası müdahalelerini engellemeyi amaçladığını belirtti.</p>

<p>Türkiye’nin, IŞİD ile mücadele gerekçesiyle Batı’dan —özellikle ABD’den— destek aldığı iddiasıyla Suriye’de faaliyet gösteren PYD-YPG-SDG yapılanmasına IŞİD üzerinden zorlandığını ifade eden Özarslan, ortaya çıkan tablonun değişmediğini söyledi.</p>

<p>“Terörizme maruz kalan bir devlet, terör örgütlerini kendi iradesi ve gücüyle ortadan kaldırmadıkça tehdit sona ermez” diyen Özarslan, terör örgütlerinin hamilerinin, yatırım yaptıkları bu yapıları korumaya devam edeceğini vurguladı.</p>

<p>Açıklamasının sonunda Özarslan, Türkiye için kalıcı çözümün Suriye’de 10 Mart 2025 mutabakatı çerçevesinde müzakere yürütmek değil, doğrudan müdahale yoluyla terörle mücadele etmek olduğunu ifade etti. Aksi takdirde terörizmin, geçici ya da sürekli olarak Türkiye’nin gündeminde kalmaya devam edeceğini belirtti.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Dec 2025 18:34:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/05/dr-bahadir-bumin-ozarslan-1652267747.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sahne Kapanıyor, Maskeler Düşüyor</title>
                <category>Gökhan ARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/sahne-kapaniyor-maskeler-dusuyor-28</link>
                <author>gokhanarslan@haberkizilelma.com (Gökhan ARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/sahne-kapaniyor-maskeler-dusuyor-28</guid>
                <description><![CDATA[Sahne Kapanıyor, Maskeler Düşüyor]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Işıkları kapatın.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Sahne temizleniyor…”</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Türkiye bir süredir sadece sokaklarını değil, zihinlerini de arındırma sürecine girdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Emniyet, uyuşturucuyla mücadelede büyük adımlar atıyor. Ama bu kez mesele sadece arka sokaklar değil. Artık sahnenin ortası ile de mücadele ediyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Ekranlarda parlatılan, gençliğe rol model diye sunulan bazı ‘sanatçılar’… şimdi uyuşturucu soruşturmalarının merkezinde.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Peki bu bir tesadüf mü?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Hayır. Bu bir tesadüf değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Bu, bir temizlik hareketi.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Bugün gençlerimizi zehirleyen şey yalnızca uyuşturucu değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Ekranlardan, sosyal medyadan yayılan değersizlik… Ahlaki erozyon…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Özgürlük maskesi altında dayatılan sapkınlık…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Bunlar da toplumu zehirleyen ve yavaş yavaş yok eden birer zehir.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Ve yıllardır birileri bu zehri “sanat” kılığında servis etti bu topluma.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Şimdi ise, o maskeler düşüyor.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Devletin mücadelesi yalnızca suçla değil…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Suça zemin hazırlayan <strong>kültürel çürümeyle</strong> de.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Çünkü bu topraklarda rol model olmak, sadece ekran ışığıyla değil, sorumlulukla da olur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Bu milletin ekmeğini yiyip, evlatlarına rezilliği “normal” gibi sunanlara geçit vermemek gerekir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Birileri “sanat özgürlüğü” diye bağırıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Ama biz soruyoruz:</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><strong><span style="font-family:&quot;Helvetica Neue&quot;"><span style="color:#0e0e0e">Sanat özgür olmalı ama milletin çocuklarını karanlığa sürüklemek için değil?</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Sanat ruhu beslemeli. Topluma ve bireylere bir değer katmalı. Gelecek nesillere örnek olmalı. Ahlaksızlıkları sanat gibi göstermek bu memleketin evlatlarına yapılabilecek en kötü darbedir.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Kim olursan ol, ne kadar takipçin olursa olsun bu toplumun etik kuralları vardır ve kim olursan ol, bu ülkenin evlatlarına zarar veremezsin!”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Artık bir şeyleri sorgulama zamanı geldi de geçiyor.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Çocuklarımız kimleri izliyor?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Kimleri örnek alıyor?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Kimleri alkışlıyoruz ve neden?</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Alkış bitti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Hesap zamanı.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Türkiye nasıl terörle savaştıysa…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Uyuşturucu ve kültürel yozlaşmayla da aynı kararlılıkla savaşacağından eminim.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Ve biz bu savaşta, devletimizin, emniyetimizin, yargımızın yanındayız.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Çünkü mesele yalnızca bugün değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Helvetica Neue&quot;"><span style="color:#0e0e0e">Mesele, <strong>yarının Türkiye’si.</strong></span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Sahne kapanıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Işıklar söndürülüyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Kirli maskeler düşüyor.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;.AppleSystemUIFont&quot;,serif"><span style="color:#0e0e0e">Ve yeni bir dönem başlıyor:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><strong><span style="font-family:&quot;Helvetica Neue&quot;"><span style="color:#0e0e0e">Temiz, güçlü ve değerlerine sahip çıkan bir Türkiye için…</span></span></strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Oct 2025 11:56:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/03/gokhan-arslan-1648293937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Netflix’in Ahlaki Etkileri ve Abonelik İptali: Bir Çağrı</title>
                <category>Gökhan ARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/netflixin-ahlaki-etkileri-ve-abonelik-iptali-bir-cagri-27</link>
                <author>gokhanarslan@haberkizilelma.com (Gökhan ARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/netflixin-ahlaki-etkileri-ve-abonelik-iptali-bir-cagri-27</guid>
                <description><![CDATA[Netflix’in Ahlaki Etkileri ve Abonelik İptali: Bir Çağrı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dijital yayın platformları, modern yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Netflix, bu alanda lider konumda milyonlarca insanı ekran başına çekiyor. Ancak, platformun sunduğu içeriklerin ahlaki yapıyı bozduğu, özellikle çocuklar üzerinde subliminal mesajlarla olumsuz etkiler yarattığı yönünde ciddi endişeler var. Bugün, Netflix’in ahlaki değerler üzerindeki etkilerini somut örneklerle inceleyecek ve neden abonelik iptalinin bir seçenek olarak düşünülmesi gerektiğini tartışacağız.<br />
&nbsp;*Subliminal Mesajlar ve Çocuklar Üzerindeki Etkisi* Netflix’in çocuklara yönelik içeriklerinde bile tartışmalı unsurlar bulunabiliyor. Örneğin, “Cuties” (2020) filmi, 11 yaşındaki bir kızın dans grubundaki deneyimlerini konu alıyor. Film, çocuklarda erken cinselleşme ve beden algısı gibi hassas konuları işlerken, bazı sahneler yaşa uygun olmayan cinsel içerik olarak eleştirildi. Bu tür yapımlar, masum bir hikaye gibi sunulsa da, çocuk izleyiciler üzerinde cinsellik ve bireysellik gibi kavramları erken yaşta normalleştirebilecek subliminal mesajlar taşıyabilir. Çocukların eleştirel düşünme becerileri henüz gelişmemişken, bu tür içeriklere maruz kalmaları değer yargılarını şekillendirebilir.&nbsp;</p>

<p><br />
Bir başka örnek, popüler animasyon dizisi “Big Mouth”. Ergenlik dönemini konu alan bu dizi, cinsel temaları açık bir şekilde işliyor ve bazı sahneler çocuklar için uygun bulunmuyor. Ebeveynler, dizinin mizahi üslubunun altında yatan mesajların, çocuklarda ahlaki sınırları bulanıklaştırabileceğini düşünüyor. Bu tür yapımlar, genç izleyicilere bireysel haz arayışını ve kuralsızlığı teşvik eden bir bakış açısı sunabiliyor.&nbsp;<br />
*Yetişkinler Üzerindeki Etkiler ve Toplumsal Değerler* Netflix’in yetişkinlere yönelik yapımları da ahlaki yapıyı etkileyebilecek içeriklerle dolu. Örneğin, “13 Reasons Why” dizisi, intihar, zorbalık ve cinsel şiddet gibi ağır konuları işlerken, bazı sahneler bu konuları romantize ettiği veya gereğinden fazla grafik bir şekilde sunduğu gerekçesiyle eleştirildi. Dizi, genç yetişkinlerde duygusal sorunları tetikleyebilecek mesajlar içeriyor ve ahlaki olarak tartışmalı bir yaklaşım sergiliyor. Bu tür yapımlar, izleyicilerde empati yerine bireysel dramaya odaklanmayı teşvik edebilir.&nbsp;<br />
Bir başka örnek, “You” dizisi. Bu yapım, bir saplantılı katilin hikayesini romantik bir çerçeveye oturtarak izleyiciyi manipüle etmeye çalışıyor. Sağlıksız ilişkileri ve toksik davranışları normalleştirme riski taşıyan bu dizi, izleyicilerin ahlaki sınırlarını sorgulamasına neden olabilir. Netflix’in algoritması, bu tür yapımları izleyici alışkanlıklarına göre önererek, bireyleri daha fazla tartışmalı içeriğe yönlendirebiliyor. Bu döngü, izleyicilerin ahlaki duyarlılıklarını köreltebilir ve tüketim odaklı bir yaşam tarzını teşvik edebilir</p>

<p>&nbsp;*Kültürel Değerlerle Çatışma*&nbsp;<br />
Netflix’in küresel bir platform olması, farklı kültürlerden izleyicilere hitap etmesini gerektiriyor. Ancak, içeriklerin çoğu Batı merkezli değerleri yansıtıyor ve bu, muhafazakâr toplumlarda ahlaki bir çatışma yaratıyor. Örneğin, “Sex Education” dizisi, cinsellik ve ilişkiler üzerine açık bir anlatım sunarken, geleneksel aile yapısına ve ahlaki değerlere ters düşen temaları normalleştiriyor. Bu durum, özellikle genç izleyicilerde kendi kültürel değerleriyle çelişen bir bakış açısının benimsenmesine yol açabilir. Ayrıca, Netflix’in çeşitlilik çabaları bazen samimiyetsiz bulunabiliyor. Örneğin, bazı yapımlarda belirli grupları temsil etme adına kullanılan klişeler, stereotipleri pekiştirebiliyor. Bu, izleyicilerde ahlaki bir rahatsızlık yaratırken, platformun ideolojik bir gündemi olduğu algısını güçlendirebiliyor.<br />
&nbsp;*Neden Abonelik İptali Bir Seçenek Olmalı?</p>

<p>Netflix’in sunduğu eğlence, cazip olsa da, ahlaki yapıyı bozan içeriklere örnek teşkil eden yapımlar, bireylerin ve özellikle çocukların değer sistemlerini tehdit edebilir. Abonelik iptali, bilinçli bir tüketici olarak kendi ahlaki duruşumuzu korumanın ve çocuklarımızı zararlı mesajlardan uzak tutmanın bir yolu olabilir. Bu karar, Netflix’e izleyicilerin içerik kalitesine ve ahlaki değerlere önem verdiğini gösteren bir mesajdır. Ayrıca, abonelik iptali zamanı daha verimli kullanmayı sağlar. Netflix’in bağımlılık yaratan algoritmaları, izleyicileri saatlerce ekran başında tutarken, bu süre aileyle geçirilen anlara, kitap okumaya veya kişisel gelişime ayrılabilir. Çocuklar içinse eğitici ve değer odaklı içerik sunan alternatif platformlar veya aktiviteler tercih edilebilir.&nbsp;</p>

<p>*Sonuç: Bilinçli Bir Tercih Zamanı*&nbsp;</p>

<p>Netflix, eğlence dünyasının devlerinden biri olsa da, “Cuties”, “13 Reasons Why” veya “You” gibi yapımlarla ahlaki sınırları zorlayan ve subliminal mesajlar içeren içerikler sunuyor. Bu yapımlar, özellikle çocuklar ve gençler üzerinde kalıcı etkiler bırakabilir. Abonelik iptali, bireylerin ve ailelerin kendi değerlerini koruma yolunda atabileceği güçlü bir adım. Kendi ahlaki pusulamızı ve çocuklarımızın geleceğini korumak için bilinçli bir tercih yapmanın tam zamanı. Siz de bu konuda bir duruş sergilemeyi düşünür müsünüz?</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Oct 2025 16:28:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/03/gokhan-arslan-1648293937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MHP Lideri Bahçeli’nin TRÇ Çıkışı ve Cumhurbaşkanının ABD Ziyareti: Çelişki mi, Tamamlayıcı mı?</title>
                <category>Gökhan ARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/mhp-lideri-bahcelinin-trc-cikisi-ve-cumhurbaskaninin-abd-ziyareti-celiski-mi-tamamlayici-mi-26</link>
                <author>gokhanarslan@haberkizilelma.com (Gökhan ARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/mhp-lideri-bahcelinin-trc-cikisi-ve-cumhurbaskaninin-abd-ziyareti-celiski-mi-tamamlayici-mi-26</guid>
                <description><![CDATA[MHP Lideri Bahçeli’nin TRÇ Çıkışı ve Cumhurbaşkanının ABD Ziyareti: Çelişki mi, Tamamlayıcı mı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanı Amerika Birleşik Devletleri’nde temaslarda bulunurken, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türkiye-Rusya-Çin (TRÇ) ittifakı çıkışı Ankara gündemini hareketlendirdi. Kimi çevreler bu çıkışı “ABD ziyaretine gölge düşürme” olarak yorumlarken, daha dikkatli bir okuma bize farklı bir tabloyu işaret ediyor: Bahçeli’nin çıkışı, Cumhurbaşkanının elini güçlendiren tamamlayıcı bir hamledir.</p>

<p>Bahçeli, NATO’ya alternatif bir askeri bloktan değil, enerji, lojistik, teknoloji ve finans alanlarında işlevsel bir işbirliğinden söz ediyor. Bu yönüyle TRÇ önerisi, Türkiye’nin Batı ile görüşürken aynı anda Doğu’ya da kapılarını açık tuttuğunu göstermektedir.</p>

<p>Diplomatik açıdan bu mesajın anlamı nettir:<br />
&nbsp;&nbsp; &nbsp;•&nbsp;&nbsp; &nbsp;Batı’ya “Türkiye’nin başka seçenekleri var” deniliyor.<br />
&nbsp;&nbsp; &nbsp;•&nbsp;&nbsp; &nbsp;Doğu’ya “Türkiye sizinle de işbirliği yapmaya açık” mesajı veriliyor.<br />
&nbsp;&nbsp; &nbsp;•&nbsp;&nbsp; &nbsp;İç kamuoyuna ise “Türkiye bağımsız bir yol izliyor” duygusu aktarılıyor.</p>

<p>ABD ziyareti ile Bahçeli’nin çıkışını karşı karşıya koymak hatalı olur. Tam tersine, Washington’da yürütülen müzakerelerde Ankara’nın pazarlık gücünü artıran bir unsur olarak görülmelidir. Türkiye, çok kutuplu dünyada tek yöne yaslanamaz. Batı ile işbirliği sürerken, Doğu’da da güçlü ortaklıklar kurmak zorundadır.</p>

<p>Kısacası, bu iki hamle birbirini tamamlıyor. Cumhurbaşkanı ABD’de masada diplomasi yürütürken, Bahçeli Ankara’dan Doğu kartını masaya koyuyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin çok yönlü dış politikasının en net göstergesi&nbsp;oluyor.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Sep 2025 20:35:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/03/gokhan-arslan-1648293937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zararla Karşılık Kavramı Çerçevesinde Ukrayna&#039;nın Kursk Harekâtı</title>
                <category>Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/zararla-karsilik-kavrami-cercevesinde-ukraynanin-kursk-harekati-25</link>
                <author>bilgi@mhp.gov.tr (Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/zararla-karsilik-kavrami-cercevesinde-ukraynanin-kursk-harekati-25</guid>
                <description><![CDATA[Zararla Karşılık Kavramı Çerçevesinde Ukrayna'nın Kursk Harekâtı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>GİRİŞ<br />
Uluslararası hukukun önemli konularından biri de karşı önlemlerdir. Temel uluslararası hukuk kişisi<br />
olan devletlerin maruz kaldıkları ihlâller karşısında aldıkları tedbirler olan karşı önlemler içinde en<br />
dikkat çekici olanı ise zararla karşılıktır. Zararla karşılık, aşağıda da ifade edileceği üzere, maruz kalınan<br />
ihlâle hukuka aykırı bir yolla karşılık vermek anlamına gelmektedir. Kökeni itibarıyla oldukça<br />
geriye uzanan ve dönüşerek gelişen bu kavram, eylemin tek başına hukuka aykırılık niteliği taşıması<br />
sebebiyle her dönem tartışmalara konu olmuştur. Özellikle Birleşmiş Milletler (BM) Şartı ile birlikte<br />
kesin ve açık bir hukuka aykırılık olarak kabul edilen kuvvet kullanma yolu ile zararla karşılık verilip<br />
verilemeyeceği konusu, adı geçen tartışmalarda ciddi bir yer tutmaktadır.<br />
Üçüncü yılını tamamlamış olan Rusya Federasyonu (RF)-Ukrayna Savaşı, önemli gelişmeleri beraberinde<br />
tetiklemiş ve sadece savaşa taraf devletleri değil bölgesel ve küresel düzeyde pek çok tarafı<br />
ilgilendiren tartışmaları da başlatmıştır. Bütün bu süreç boyunca savaşın uluslararası hukuk boyutu da<br />
değişik açılardan tartışmalara konu olmuştur. Ukrayna’nın ve RF’nin kendi açılarından ileri sürdükleri<br />
tezler, silahlı çatışmanın başlamasıyla birlikte daha da yaygın bir şekilde uluslararası toplumun gündemine<br />
girmiştir. Tarafların kendi tezlerini bilinir kılma ve uluslararası toplum nezdinde meşruiyet<br />
kazanma çabası da paralel bir şekilde artmıştır. Bu bağlamda, tartışılan konular içinde çok yer bulan<br />
ancak uluslararası hukuk boyutu ve özellikle karşı önlem çerçevesinde, pek dikkate alınmayan konulardan<br />
biri de Ukrayna’nın Kursk’ta yaptığı askerî harekâttır.<br />
Her şeyden önce Kursk Harekâtı, savaşın devam ettiği süre boyunca en büyük sürprizlerden birini<br />
teşkil etmiştir. Taraflar arasındaki güç dengesi dikkate alındığında, savaşın Ukrayna içinde devam<br />
etmesinin beklenmesi sebebiyle bu harekât, beklenmedik bir hamle olarak nitelendirilmiştir. Ukrayna’nın<br />
RF’nin sınırları içinde yer alan bir bölgeye harekât yapması ve bölgeyi kısmen ele geçirmesi,<br />
savaşın seyri bakımından yeni bir aşamayı da başlatmıştır. Bu sebeple aşağıda, Ukrayna’nın Kursk’ta<br />
gerçekleştirdiği harekât ve ele geçirdiği bölgeler, zararla karşılık kavramı çerçevesinde değerlendirilecektir.<br />
Söz konusu değerlendirmede, doğrudan doğruya zararla karşılık kavramının özü ve ana hatları<br />
esas alınacak; bir kuvvet kullanma yöntemi olmakla birlikte silahlı çatışmalar hukukundan bağımsız<br />
olarak, hukuka aykırı bir yol niteliğindeki Kursk’un ele geçirilmesinin bir zararla karşılık yolu kabul<br />
edilip edilemeyeceği üzerinde durulacaktır. Silahlı çatışmalar hukukunda, kuvvet kullanmanın meşru<br />
olup olmamasından ziyade, silahlı çatışmaların nasıl ve hangi yöntemlerle yürütülmesi gerektiği esas<br />
alındığından, konunun bu boyutuna yer verilmeyecektir.<br />
I. ZARARLA KARŞILIK KAVRAMI<br />
Zararla karşılık kavramı temelde, bir devletin başka bir devlet aleyhine gerçekleştirdiği hukuka<br />
aykırı bir fiile karşılık olarak, hukuka aykırılığa maruz kalan devletin uluslararası hukuka aykırı bir fiil<br />
ile hukuka aykırılığı gerçekleştiren devlete mukabele etmesidir1. Böylesi bir durumda, her iki devletin<br />
fiili de hukuka aykırı olmakla birlikte, hukuka aykırılığa maruz kalan ve hukuka aykırı bir karşılık<br />
veren devletin fiili, meşru bir nitelik kazanmış olmaktadır2. Zararla karşılık eylemi, tek başına hukuka<br />
aykırı olup mazur görülemezken hukuka aykırı bir eylemi sona erdirmek üzere icra edilmesi sebebiyle<br />
meşru kabul edilmektedir3. Burada hukuka aykırılığa maruz kalan devlet, söz konusu durumu telafi<br />
<br />
etmek üzere meşru araçlar kullanarak kendi çözümünü üretmektedir. Bir çözüm üretirken de uluslararası<br />
hukukun ihlâl edilmesi sebebiyle kendisini mağdur olarak kabul etmekte ve karşılık verirken maruz<br />
kaldığı oranda bir hukuka aykırı eylem gerçekleştirmektedir. Karşılık olarak verdiği hukuka aykırılıkta<br />
ise maruz kaldığı ihlâlin aynı kurala ilişkin olup olmamasını dikkate almamakta, nitelik olarak<br />
eşit bir mukabelede bulunmaktadır. Karşılık veren devletin amacı, hukuka aykırılığı yaratan devleti,<br />
uluslararası hukukun sınırları içine çekmektir4. Bir başka deyişle zararla karşılık veren devlet, kendisine<br />
yönelen uluslararası hukuka aykırılığı sona erdirme ve tekrarlanmasını engelleyerek hukuka uygun<br />
davranılmasını sağlama amacıyla uluslararası hukuka aykırı bir yol kullanmaktadır5. Bu yönüyle bakıldığında<br />
zararla karşılık kavramı, uluslararası hukukun genel mantığından sapan bir nitelik taşımaktadır<br />
zira uluslararası hukukta yaşanan gelişmelere rağmen zararla karşılık kavramının mantığı, uluslararası<br />
hukukun günümüzdeki yerleşik doğasının aksine bir vasfa sahiptir ve bu sebeple konuyla ilgili<br />
tartışmalar devam etmektedir.<br />
Zararla karşılık verilmesi durumunda, doğal bir sonuç olarak, ilk hukuka aykırılığı gerçekleştiren<br />
devlet bakımından sorumluluk ortaya çıkarken zararla karşılık veren devlet bakımından sorumluluk<br />
doğmaz. Zira zararla karşılık veren devlet, diğer devleti hukuka aykırılıktan vazgeçirmek amacıyla<br />
hukuka aykırı bir fiil icra etmiştir7. Zararla karşılık veren devletin temel amacı, ihlâli gerçekleştiren<br />
devletin eylemini son vermeye sevk etmek ya da söz konusu devleti cezalandırmak veya her iki amaca<br />
da birlikte ulaşmaktır8. Dolayısıyla zararla karşılık veren devletin eyleminin meşru kabul edilmesindeki<br />
amaç, hukuka aykırılığı gerçekleştiren devleti, uluslararası hukuka uygun hareket etmeye zorlamaktır9.<br />
Zararla karşılık kavramı, uygulamada oldukça eskiye dayanmaktadır. Kökleri daha geriye götürülebilirse<br />
de bugünkü anlamına yakın uygulaması, 13. yüzyılda belirginleşmeye başlamıştır. Devlet<br />
örgütlenmesi nispeten daha iyi olan Avrupalı devletler, kendi vatandaşları arasında gerçekleşen ve<br />
zarara yol açan olaylar karşısında, telafi edici yöntemlerin devlet eliyle uygulanması yönünde çaba<br />
sarf etmişlerdir. Bir yandan kargaşaya yol açma tehlikesi, öte yandan ilkel yöntemlerin uygulanıyor<br />
olması sebebiyle kişilerin kendi arasındaki telafi yöntemlerinden ziyade, devlet eliyle çözüm getirilmesi<br />
tercih edilmiştir ki bu yollarından biri de zararla karşılıktır. Kişilerin kendi iradesiyle karar verdikleri<br />
bir zorlama yolu olan zararla karşılıkta da adil olmayan sonuçların ortaya çıkması sebebiyle<br />
devletler, zararla karşılık yoluyla ilgili düzenlemelere gitmiştir. Genellikle zorla el konulan malların<br />
devlet eliyle geri alınması, istisnaî de olsa zorla alıkonulan kişilerin de devlet eliyle özgürlüğüne kavuşturulması<br />
şeklinde uygulamalar yapılmıştır10.<br />
Orta Çağ’da zararla karşılık, yalnızca bir devletin sınırları içinde ortaya çıkan bir çözüm yöntemi<br />
olmaktan çıkıp iki farklı devletin vatandaşları arasındaki ihtilaflar sebebiyle de uygulanan bir telafi<br />
yolu olmuştur. Orta Çağ’daki baskın anlayış olan kolektif sorumluluğun bir izdüşümü niteliğinde,<br />
yalnızca sorumlu olan vatandaşın değil bağlı olduğu prensin bütün tebaasına teşmil edilebilen bir tazmin<br />
yöntemi mahiyeti de taşımaktadır. Burada amaçlanan ise tüm toplumu sorumluluğa ortak ederek<br />
hatalı davranışları ya da tutumları engellemektir. Böylesi bir yaklaşım da herhangi bir dahli olmayan<br />
vatandaşlar nezdinde, bir tepkiye yol açmış ancak belli bir süre, söz konusu gerekçeyle uygulaması<br />
4 KALSHOVEN, Frits: “Belligerent Reprisals”, Military Law and Law of War Review, 1973, Cilt 12, Sayı 2, s. 265.<br />
5 KESKİN, Funda: Uluslararası Hukukta Kuvvet Kullanma: Savaş, Karışma ve Birleşmiş Milletler, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları,<br />
Ankara, 1998, s. 94-95; EREN, M. Yusuf: “Uluslararası Hukukta Savaşa Varmayan Kuvvet Kullanma Yolları”, İnönü Üniversitesi Hukuk<br />
Fakültesi Dergisi, 2012, Cilt 3, Sayı 2, s. 236.<br />
6 BASALOU, Oliver: “The History of Reprisals up to 1945: Some Lessons Learned and Unlearned for Contemporary International Law”,<br />
Military Law and Law of War Review, 2010, Cilt 49, Sayı 3-4, s. 337-338.<br />
7 BİLSEL, Cemil: Devletler Hukuku, Birinci Kitap (Devletler), Kenan Basımevi ve Klişe Fabrikası, İstanbul, 1941, s. 322.<br />
8 GAETA / VINUALES / ZAPPALA, s. 296.<br />
9 ÜNAL, Şeref: Uluslararası Hukuk, Yetkin Yayınları, Ankara, 2005, s. 309; BOZKURT, Enver / POYRAZ, Yasin / ERDAL, Selcen:<br />
Devletler Hukuku, 12. Baskı, Legem Yayınevi, Ankara, 2023, s. 271.<br />
10 MacCOBY, Simon: “Reprisals as a Measure of Redress Short of War”, The Cambridge Law Journal, 1924, Cilt 2, Sayı 1, s. 60.<br />
782 Bahadır Bumin ÖZARSLAN<br />
devam etmiştir. İki farklı prense tâbi vatandaşlar arasındaki uyuşmazlıklarda zararla karşılık yönteminin<br />
kolektif sorumluluğu kapsar şekilde uygulanması, zaman içinde yeni riskler yaratması sebebiyle<br />
sorgulanmaya başlamış; özellikle zararla karşılığa maruz kalan kişilerin ya da grupların intikam saikiyle<br />
hareket etmesi sonucunda savaş çıkması tehlikesinin belirmesi, ciddi bir tehdit olarak algılanmıştır11.<br />
17. yüzyılın sonuna gelindiğinde, zararla karşılık yöntemi Orta Çağ’daki uygulamasından farklılaşmıştır.<br />
Yukarıda işaret edilen gerekçelerin yanında, deniz alanlarının daha iyi korunabilir hâle gelerek<br />
korsanlığın neredeyse sona erdirilmesi, yabancılara karşı belirgin ayrımcılıkların kaldırılmış olması<br />
ve genel olarak adaletin daha iyi tesis edilmeye başlanması gibi sebeplerle zararla karşılık, biçim<br />
değiştirmiştir. Deniz ticaretinin gelişmesi, dış ticaret içinde önemli bir yer tutması ve armatörlerin<br />
mallarına sebepsiz yere el konulması gibi uygulamaların devletler bakımından zarar doğurması da bir<br />
başka önemli sebep olarak dikkat çekmektedir. Nitekim deniz ticaretinde önemli bir devlet olan Hollanda,<br />
diğer devletlerle yaptığı antlaşmalarda, zararla karşılık yönteminin uygulanmaması yönünde<br />
hükümlerin yer almasını tercih etmiştir. Bununla birlikte, zararla karşılık yöntemi tamamen kaldırılmamış<br />
ve varlığını korumuştur12.<br />
Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla birlikte bir kriz dönemine giren uluslararası hukuk, savaş<br />
sonrasında ise bir dönüşüm sürecine adım atmıştır. Özellikle kuvvet kullanımının sınırlandırılması ve<br />
meşru kuvvet kullanımı ile gayrimeşru kuvvet kullanımı arasında bir ayrıma gidilmesi çabası, önem<br />
taşımaktadır. Savaşın yasaklanması, kolektif güvenlik sisteminin kurulması gibi fikirler, daha ön plana<br />
çıkmıştır. Her ne kadar İkinci Dünya Savaşı’nın çıkışına engel olunamasa da ortaya çıkan daha büyük<br />
tahribat sebebiyle ve üçüncü bir dünya savaşını önlemek amacıyla yeni tedbirler alınması yoluna gidilmiş;<br />
BM’nin kuruluşu ve kuvvet kullanımının yasaklanması ile birlikte getirilen muhtelif sınırlandırmalar<br />
yoluyla uluslararası hukuk da yeni bir aşamaya geçmiştir. Bu bağlamda, savaşa varmayan<br />
tedbirler ve devletlerin uygulayacağı yaptırımlar ile alacağı önlemler de önem kazanmıştır13. Zararla<br />
karşılık kavramı bakımından meseleye yaklaşıldığında, BM’nin kuruluşundan önce kendisine yönelen<br />
hukuka aykırılık durumunda, her devletin hayatî çıkarlarını koruma amacıyla zararla karşılık verme<br />
hakkı bulunduğu fikri, yaygın bir kanaat niteliği taşımıştır. BM’nin kuruluşu sonrasında ise zararla<br />
karşılık verme yönteminden önce barışçı çözüm yollarının denenmesi gerektiği fikri, daha ön plandadır.<br />
Bununla birlikte, BM Şartı’nda zararla karşılık verme yolu, açıkça yasaklanmamış; dolayısıyla<br />
aşağıda sıralanan şartları taşıması kaydıyla meşru kabul edilmiştir14.<br />
Yukarıda işaret edilen gelişmelerin zararla karşılık kavramına da etkisi olmuş ve 20. yüzyılın ilk<br />
çeyreği itibarıyla zararla karşılık kavramıyla ilgili bazı temel hususlar, yerleşik bir hâl almıştır. Her<br />
şeyden önce savaşa varmayan bir ölçüde, uğranılan zararın telafisi için çağrı yapılmak ve adı geçen<br />
çağrıdan sonuç alamamak kaydıyla bir devlet, zararla orantılı bir karşılık verebilecektir. Hukuka aykırı<br />
bir nitelik taşıyan bu karşılık, adaleti sağlamak amacıyla ve tatmin edici bir çözüme zorlamak için<br />
yapılacaktır. İstisnaî mahiyet taşıyacak olan zararla karşılık, gerçekleştiren devlet bakımından haklı<br />
görülse bile başka devletler tarafından hukuka aykırı kabul edilebilecektir. Bu sebeple zararla karşılık<br />
yönteminin uygulanmasında, hassasiyet gösterilecektir15.<br />
Zararla karşılık kavramı günümüzde, yukarıdaki gelişmelerin bir sonucu olarak, uluslararası hukuka<br />
aykırılıkla muhatap olan devletin adaleti tesis etmek üzere kendi iradesiyle harekete geçmesi ve<br />
hukuka uygunluğu sağlamak için, normal şartlarda hukuka aykırı kabul edilen bir eylemle karşılık<br />
vermesi olarak anlaşılmaktadır. Aslında karşı eyleme geçen devlet, hukuka uygun davranma yoluyla<br />
11 MacCOBY, s. 61.<br />
12 MacCOBY, s. 64-65; BASALOU, s. 342-343.<br />
13 KUNZ, Josef L.: “Sanctions in International Law”, The American Journal of International Law, 1960, Cilt 54, Sayı 2, s. 326-329.<br />
14 LEISER, Burton M.: “The Morality of Reprisals”, Ethics, 1975, Cilt 85, Sayı 2, s. 159-160.<br />
15 MacCOBY, s. 68-69.<br />
Zararla Karşılık Kavramı Çerçevesinde Ukrayna’nın Kursk Harekâtı 783<br />
Cilt: 11 • Sayı: 2 • Temmuz 2025<br />
bir mukabelede bulunarak misilleme16 yolunu tercih edebilecekken hukuka aykırı bir eylem yoluyla<br />
karşılık vermiş olmaktadır. Bununla birlikte, hukuka aykırılığa maruz kalma sebebiyle kendi hukuka<br />
aykırı fiili, meşru kabul edilmektedir. Söz konusu meşruiyet ise temelini, özellikle maruz kalınan hukuka<br />
aykırılıktan almaktadır17. Bir başka deyişle normal şartlar altında, zararla karşılık eylemine maruz<br />
kalan devlet, herhangi bir hukuka aykırılık gerçekleştirmemiş olsaydı, kendisine yönelen eylem hukuka<br />
aykırı kabul edilebilecek bir eylemdir ve eylemi gerçekleştiren devlet de sorumluluk altına girer18.<br />
Zararla karşılık, hukuka aykırı bir karşılık verilmesi sebebiyle yeni hukuka aykırılıklar doğurma<br />
ihtimâlinden kaynaklı olarak tartışmalı bir yöntem olmakla birlikte, hukuka uyulmasını sağlama amacına<br />
binaen meşru kabul edilmektedir. Bunun yanında, hukukun ileri derecede ihlâline son verme<br />
amacıyla yapılıyor ve kullanılabilecek başka bir araç bulunmuyor ise o takdirde, daha güçlü bir meşruiyete<br />
sahip olmaktadır19. Ayrıca zararla karşılık yöntemi, özünde bir hukuka aykırılık barındırsa da<br />
savaş gibi bir yola göre daha tercih edilebilir ve sınırlı bulunduğu için daha kabul edilir bulunmaktadır20.<br />
Hukuka aykırı doğası gereği tartışma yaratsa bile şartlarını taşıması hâlinde meşruluğunu koruyan<br />
zararla karşılık, son veya tek çare olduğu durumlarda ise çok sağlam bir meşruiyet zeminine dayanmış<br />
olmaktadır.<br />
Zararla karşılık yönteminin uygulanabilmesi için aşağıda işaret edilen şartların karşılanması gerekir.<br />
Uygulamada, bu şartların yerine gelip gelmediğini takdir edecek olan, devletin kendisidir. Dolayısıyla<br />
kendisine yönelen hukuka aykırılığa, buna karşılık alacağı karara ve uygulayacağı zararla karşılık<br />
yöntemine ilişkin değerlendirme, söz konusu devlete aittir. Bu yönüyle de bazı sakıncaların ve tehlikelerin<br />
belirme ihtimâli söz konusudur21. Dolayısıyla bir devlet tarafından başka bir devlete yönelen eylemin<br />
hukuka aykırı olup olmadığına ilişkin kararı verecek olan bir üstün otorite olmaması sebebiyle<br />
kararı verecek ve hukuka aykırılık tespitini yapacak olan, eyleme maruz kalan devlettir22. Görüldüğü<br />
gibi zararla karşılık yöntemine ilişkin şartlar, uygulamada işleyen karar alma süreci ve bahsi geçen<br />
ihtimâllerin varlığı temelde, uluslararası hukuktaki üstün otorite yokluğunun ve uluslararası toplum<br />
üyeleri arasındaki egemen eşitliğin doğal bir sonucu ve bir başka örneğidir.<br />
Anlaşılacağı üzere zararla karşılık, bir devletin sınırları içindeki ilişkilerde uygulanmaya başlanmış;<br />
zaman içinde devletler arasındaki ilişkilerin gündemine girmiş ve savaşa varmayan bütün zorlama<br />
yollarını karşılar bir anlam kazanmıştır. BM dönemi öncesinde de belirli şartların arandığı bir derinliğe<br />
ulaşmıştır. Buna göre zararla karşılığın meşru kabul edilebilmesi için dört temel şart bulunmaktadır.<br />
Bunlardan ilki, bir devlete karşı hukuka aykırı bir fiilin gerçekleşmiş olmasıdır. İkinci olarak hukuka<br />
aykırı fiilin sona ermesi ya da telafi edilmesi talebinin hukuka aykırı fiili gerçekleştiren devlet tarafından<br />
kabul edilmemiş olması; üçüncü olarak hukuka aykırı fiile maruz kalan devletin, maruz kaldığı<br />
fiille orantılı bir karşılık vermesi gerekir. Son olarak zararla karşılık niteliğindeki fiil, üçüncü taraflara<br />
zarar vermemelidir23. Bahsi geçen şartların tamamı karşılanmalıdır. Şartlardan birinin eksik olması<br />
16 Maruz kalınan hukuka aykırılık karşısında, hukuka uygun bir yolla karşılık verme anlamına gelen bir karşı önlem olan misillemeyle ilgili<br />
örnek olarak bkz. OPPENHEIM, s. 42-44; LE FUR, s. 470-472; BERKİ, s. 124-125; MERAY, s. 412-413; GAETA / VINUALES /<br />
ZAPPALA, s. 298-299; SHAW, s. 1128-1129; PAZARCI, Hüseyin: Uluslararası Hukuk Dersleri, 3. Kitap, 7. Baskı, Turhan Kitabevi,<br />
Ankara, 2023, s. 209-212; BOZKURT / POYRAZ / ERDAL, s. 270-271; DOĞAN, İlyas: Devletler Hukuku, 4. Baskı, Astana Yayınları,<br />
Ankara, 2020, s. 152-153.<br />
17 OPPENHEIM, s. 45-46. Aynı yönde bkz. DOĞAN, s. 153-154. BOZKURT / POYRAZ / ERDAL ise zararla karşılık eyleminin hukuka<br />
aykırı kabul edilmemesi gerektiğini zira ilk eylemin hukuka aykırı olması münasebetiyle verilen karşılığın hukuka aykırı olmaktan çıktığını,<br />
zaten hukuka aykırı bir eylemden hak doğmayacağını ve bu sebeple eylemin ilk andan itibaren hukuka uygun olarak kabul edilmesi<br />
gerektiğini vurgulamaktadır. Bkz. BOZKURT / POYRAZ / ERDAL, s. 271, 72 numaralı dipnot.<br />
18 GAETA / VINUALES / ZAPPALA, s. 296.<br />
19 LE FUR, s. 478.<br />
20 BİLSEL, s. 321.<br />
21 SUR, s. 297-298. Aynı yönde bkz. ÜNAL, s. 310.<br />
22 ERDAL, Selcen: “Uluslararası Hukukta Karşı Önlemler ve Akçakale’de Yaşananlar”, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,<br />
2014, Cilt 22, Sayı 1, s. 17.<br />
23 LÜTEM, s. 660-668; MERAY, s. 414-415. Bu şartların ortaya çıkmasında, çok önemli bir hakemlik mahkemesi kararı bulunmaktadır.<br />
Alman-Portekiz Hakemlik Mahkemesi’nin 31.07.1928 tarihli ve “Nauliaa Davası” olarak bilinen kararın tam metni için bkz. BM Resmî<br />
784 Bahadır Bumin ÖZARSLAN<br />
durumunda, zararla karşılık yöntemini icra eden devletin fiili, meşru olmaz ve o devlet bakımından<br />
uluslararası sorumluluğun doğması söz konusu olur24. Aşağıda, bu şartlar ele alınacaktır.<br />
A. Hukuka Aykırılık<br />
Zararla karşılık verilebilmesi için temel şart, bir devletin hukuka aykırı bir fiile maruz kalmasıdır25.<br />
Bir başka deyişle gerçekleştirilecek zararla karşılık önleminin hedefi olan devlet, hukuka aykırı bir eylem<br />
gerçekleştirmiş; yani ilk hukuka aykırılık, zararla karşılığın hedefi olan devlet eliyle yapılmış olmalıdır26.<br />
Hukuka aykırılık ise geniş bir ölçekte değerlendirilmelidir. Uluslararası hukuka aykırı bütün eylemler,<br />
bu kapsama girer. Antlaşma hükümlerine uymama, devlet ülkesine yönelik saldırı, devletin şerefinin<br />
ve saygınlığının ihlâli gibi değişik türde hukuka aykırılıklar, zararla karşılık çerçevesi içinde düşünülebilir27.<br />
Devlet, kendi yükümlülüklerine aykırı bir eylemle bu yolu hayata geçirebileceği gibi yükümlülüklerini<br />
yerine getirmeme şeklinde bir yol da izleyebilir. Herhangi bir yöntem ya da belirli bir dizi<br />
önlem uygulanması gerektiği yönünde bir düzenleme olmadığı için zararla karşılık veren devlet, herhangi<br />
bir yolu tercih edebilir. Hatta daha önce uygulanmamış bir yöntemi de icra edebilir28.<br />
Zararla karşılık verme yönteminin izlenebilmesi için ortada, bir hukuka aykırılığın olması gerekir.<br />
Eğer herhangi bir hukuka aykırılık söz konusu değilse diğer devletin zararla karşılık verme yöntemini<br />
kullanması mümkün olmayacaktır29. Hukuka aykırılık kabul edilemeyecek bir fiil karşısında, zararla<br />
karşılık verme yolunu seçen devletin gerçekleştirdiği önlem, o devlet bakımından sorumluluğun doğmasına<br />
yol açar30. Zira ilk hukuka aykırılığa karşı gerçekleştirilen türde bir niteliği olmayan ve hukuka<br />
aykırı olan bir eylem, öncesinde bir hukuka aykırılık bulunmadığı için başlı başına hukukun ihlâli<br />
anlamına gelir ve sorumluluk gerektirir.<br />
Zararla karşılığa konu olan hukuka aykırı fiilin devletler arasında gerçekleşmesi gerekir. Bir başka<br />
deyişle hukuka aykırı fiili gerçekleştiren devlet, söz konusu fiili bir başka devlete yöneltmiş olmalıdır.<br />
Devletler arasındaki resmî ilişkilerden kaynaklanmayan ve şahıslar arasındaki ilişkiler, zararla karşılık<br />
için gerekçe teşkil etmez31. Ortaya çıkışında şahıslar arasındaki ilişkilerin etkili olduğu zararla karşılık,<br />
günümüzde devletler arasındaki ilişkilerle sınırlı olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda, devleti temsile<br />
yetkili organların ve kişilerin gerçekleştirdiği hukuka aykırı fiiller, bir başka devlete yani o devleti<br />
temsile yetkili organlar ile şahıslara yönelmelidir. Devleti temsile yetkili organlar ve kişiler arasındaki<br />
bu durum, resmî nitelik taşıyan ilişkiler için geçerli olacaktır. Kişilerin kendi aralarındaki gayriresmî<br />
ve özel ilişki modelleri, bu durumun dışında kalacaktır.<br />
B. İhlâlin Devam Etmesi<br />
Zararla karşılık eyleminin hayata geçirilebilmesi için hukuka aykırılığın devam etmesi gerekmektedir.<br />
Hukuka aykırılığa maruz kalan devlet, zararla karşılık önleminin hedefi olacak devlet nezdinde,<br />
İnternet Sayfası (https://legal.un.org/riaa/cases/vol_II/1011-1033.pdf, ET: 20.03.2025). Kararla ilgili olarak bkz. BİLSEL, s. 322; LÜ-<br />
TEM, s. 664-665; MERAY, s. 414-415; PAZARCI, s. 213-214; MITCHELL, Andrew D.: “Does One Illegality Merit Another? The Law<br />
of Belligerent Reprisals in International Law”, Military Law Review, 2001, Cilt 170, s. 156, 158-159; ERDAL, s. 16-18; DOST, Süleyman<br />
/ KORKMAZ, Zehra: “Savaşa Varmayan Zorlama Yolu Olarak Zararla Karşılık ve Bazı Uygulamalar”, Süleyman Demirel Üniversitesi<br />
Hukuk Fakültesi Dergisi, 2015, Cilt 5, Sayı 2, s. 120-123; GAETA / VINUALES / ZAPPALA, s. 296-297. Ayrıca Devletler Hukuku<br />
Enstitüsü’nün 1934 yılında Paris’te yaptığı toplantıda da zararla karşılık kavramının şartları bakımından belirli saptamalar yapılmıştır.<br />
Ayrıntılı bilgi için bkz. MERAY, s. 415, 20 numaralı dipnot.<br />
24 DOST / KORKMAZ, s. 123.<br />
25 PAZARCI, s. 213; POYRAZ, Yasin / İPEK, Aydın: “Uluslararası Hukukta Savaşa Varmayan Kuvvet Kullanımı”, Mevlana Üniversitesi<br />
Hukuk Fakültesi Dergisi, 2013, Cilt 1, Sayı 1, s. 206; EREN, s. 236.<br />
26 FALK, Richard A.: “The Beirut Raid and the International Law of Retaliation”, American Journal of International Law, 1969, Cilt 63,<br />
Sayı 3, s. 431; BOWETT, Derek: “Reprisals Involving Recourse to Armed Force”, American Journal of International Law, 1972, Cilt<br />
66, Sayı 1, s. 3.<br />
27 LÜTEM, s. 660.<br />
28 KESKİN, s. 95.<br />
29 KESKİN, s. 96; EREN, s. 238-239; ERDAL, s. 16.<br />
30 MERAY, s. 415.<br />
31 LÜTEM, s. 661-662.<br />
Zararla Karşılık Kavramı Çerçevesinde Ukrayna’nın Kursk Harekâtı 785<br />
Cilt: 11 • Sayı: 2 • Temmuz 2025<br />
devam eden hukuka aykırılığın giderilmesi için öncelikle çaba sarf etmelidir32. Bu bağlamda hukuka<br />
aykırı bir eyleme maruz kalan devlet, bahsi geçen hukuka aykırılığın sona erdirilmesi yönündeki taleplerine<br />
karşılık bir cevap alamamış ya da tatmin edici bir çözüm elde edememiş; bir başka deyişle uluslararası<br />
hukuka aykırı bir eyleme maruz kalan devlet, hukuka aykırılığın giderilmesi yönündeki taleplerinden<br />
doyurucu bir karşılık görmemiş olmalıdır33. Öte yandan hukuka aykırılığı gerçekleştiren devlet,<br />
hukuka aykırılığa son verirse ya da zararın doğması durumunda, hukuka aykırılığa muhatap olan<br />
devletin zararını giderirse zararla karşılık eylemi, hayata geçirilemez. Geçirildiği takdirde, hukuka<br />
aykırı bir nitelik taşımaya başlar zira zararla karşılık eylemi, hukuka aykırılık devam ettiği veya zarar<br />
giderilmediği takdirde, hukuka uygun kabul edilebilir34. Sadece sonuçsuz kalmış bir talep sonrası verilen<br />
zararla karşılık, meşru bir nitelik kazanır. Aksi takdirde, zararla karşılık amacıyla gerçekleştirilen<br />
eylem, hukuka aykırı kabul edilmelidir35. Talebin yapılmadığı bir durumda, zararla karşılık eylemine<br />
başvurulamaz. Aynı şekilde, talep yapılmadan evvel, hukuka aykırılığın giderilmesi ve varsa zararın<br />
karşılanması durumunda da zararla karşılık eylemi gerçekleştirilemez.<br />
Zararla karşılık eylemi öncesinde yapılan talep, müzakere yoluyla da gerçekleşebilir. Bu durumda,<br />
iki devlet arasında müzakere devam ettiği müddetçe zararla karşılık niteliği taşıyan bir eylem icra<br />
edilemez. Müzakereler ise makul süreyi aşmayacak ölçüde devam etmelidir. Öte yandan, hukuka aykırılığın<br />
telafi edilmesi için belirli bir süre tanınmalıdır. Bu süre zarfında, zararla karşılık verilmemeli;<br />
başlamış olan bir zararla karşılık eylemi varsa durdurulmalı ve devam ettirilmemelidir36. Makul sürenin<br />
aşıldığına, müzakerelerin sonuçsuz ya da sürüncemede kalacağına dair bir tereddüt kalmadığında<br />
ve bu yönde açık ve kesin kanaat oluştuğu takdirde, müzakereleri keserek zararla karşılık eylemine<br />
yönelmek, somut olayın özellikleri de dikkate alınarak ayrıca değerlendirilebilir.<br />
C. Orantılı Karşılık<br />
Zararla karşılık eylemi, kavramdan bağımsız olarak ve tek başına ele alındığında hukuka aykırı<br />
bir nitelik taşıdığı için zararla karşılık yönteminde, hukuka uygunluğun bulunmadığı ya da hukukî<br />
ilkelerin dikkate alınmadığı gibi bir itiraz ileri sürülmektedir. Bu itirazlara karşı bir veri olarak kullanılabilecek<br />
unsurlardan biri de orantılı karşılıktır37. Zararla karşılık niteliği taşıyan eylemde, orantılılık<br />
aranmaktadır. Maruz kalınan hukuka aykırılık ile gerçekleştirilecek zararla karşılık eylemi arasındaki<br />
dengede, hukuka aykırılık ölçüsünde bir tatmin ya da telafi gerekmektedir38. Orantılı zararla karşılık,<br />
önem taşımaktadır zira orantının aşılması durumunda, özellikle kendisini daha kuvvetli gören tarafın<br />
gerçekleştireceği zararla karşılık, kötüye kullanıma açık bir mahiyet taşır39. Öte yandan, orantılı zararla<br />
karşılığın derecesinin tespiti, her durumda kolay veya mümkün olmayabilir. Buradaki ölçü, hukuka<br />
aykırılığa muhatap olan devletin daha sonra yeni bir hukuka aykırılığı önleyecek derecede karşılık<br />
vermesi olabilir. Doğal olarak buradaki takdir yetkisi, hukuka aykırılığa muhatap olan devlette olacaktır40.<br />
Öte yandan, orantılı karşılık vermede bir başka önemli husus da somut olayın özellikleridir. Somut<br />
olayın özellikleri, orantı ve karşılık bakımından dikkate alınmak durumundadır41.<br />
32 FALK, s. 431.<br />
33 BOWETT, s. 3; MERAY, s. 416; ERDAL, s. 17.<br />
34 DOĞAN, s. 154. Aynı yönde bkz. KESKİN, s. 97.<br />
35 LÜTEM, s. 665; GÜNDÜZ, s. 12.<br />
36 OPPENHEIM, s. 52. Aynı yönde bkz. SEVİG, Muammer Raşit: Özel Devletler Umumî Hukuku, 2. Baskı, Sulhi Garan Matbaası, İstanbul,<br />
1958, s. 212.<br />
37 BASALOU, s. 340-341.<br />
38 OPPENHEIM, s. 50-51; LÜTEM, s. 663; BERKİ, s. 125; FALK, s. 431; BOWETT, s. 3; MERAY, s. 417; PAZARCI, s. 214; BOZKURT<br />
/ POYRAZ / ERDAL, s. 272.<br />
39 ALSAN, Zeki Mesud: Yeni Devletler Hukuku, İkinci Cilt (Milletlerarası Camianın Düzenlenmesi), Güney Matbaacılık ve Gazetecilik,<br />
Ankara, 1951, s. 374.<br />
40 DOĞAN, s. 154.<br />
41 BOWETT, s. 3.<br />
786 Bahadır Bumin ÖZARSLAN<br />
Zararla karşılık, etkin (olumlu) veya edilgen (olumsuz) bir eylemle gerçekleştirilebilir. Normal şartlar<br />
altında, hukuka aykırı nitelik taşıyan ve icra yoluyla gerçekleştirilen eylemler etkin; ihmâl veya ret<br />
yoluyla ortaya çıkan durumda ise edilgen zararla karşılık durumu söz konusu olur. Hukuka aykırı eylemi<br />
yapan devletin malına el koyma, söz konusu devlete olan borcu ödememe veya antlaşma hükümlerini<br />
yerine getirmeme gibi değişik ihtimâller söz konusu olabilir. Burada önemli olan husus, ister etkin isterse<br />
edilgen bir zararla karşılık yolu tercih edilsin, yukarıda da işaret edildiği üzere ihlâl ile zararla karşılık<br />
arasında orantılılığın olmasıdır42. Etkin veya edilgen bir şekilde zararla karşılık verecek olan devlet, kendisine<br />
yönelmiş hukuka aykırı eylemi aşmayacak ölçüde mukabelede bulunmalıdır43. Esas alınan temel<br />
ölçü, orantılı bir karşılık vermektir. Bu sebeple hukuka aykırılığı gerçekleştiren devlete yönelecek zararla<br />
karşılık eyleminin aynı davranışlarla ve aynı biçimde olması gerekli değildir44.<br />
Orantılı bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken zararla karşılık eylemi, yalnızca devlet tarafından<br />
icra edilebilir. Bir başka deyişle zararla karşılık, devletin sivil ve askerî görevlileriyle ve devlete ait<br />
resmî araçlarla gerçekleştirilebilir. Bu niteliği taşımayan şahıslar ve araçlar eliyle zararla karşılık önlemi<br />
uygulanamaz. Yetkisini aşmış resmî görevlilerin hukuka aykırılıkları, ilgili devlet tarafından telafi<br />
edilmişse yine zararla karşılık eylemi için meşru bir zemin doğmaz ancak ilgili devlet, yetkisi dışında<br />
bir fiili sebebiyle resmî görevlilerinin gerçekleştirdiği eylemle ilgili tatmin edici bir çözüm getirmezse<br />
hukuka aykırılığa maruz kalan devlet bakımından, zararla karşılık niteliği taşıyan eylemin gerçekleştirilmesi<br />
meşruiyet kazanır45. Aynı durumun, resmî niteliği haiz olmayan ancak fiilen bir devletin<br />
görevlisi gibi hareket edip hiyerarşik bir bağla o devlete bağlı bir şekilde eylemler icra eden şahısların<br />
gerçekleştirdiği hukuka aykırılıklar bakımından da geçerli olacağı ve şartların karşılanabiliyor<br />
olduğu durumlarda, söz konusu devlete yönelik olarak zararla karşılık niteliği taşıyan eylemlerin icra<br />
edilebileceği söylenebilir.<br />
Uygulamada, zararla karşılık önlemlerinin genellikle belli başlı örnekleri bulunmaktadır. Buna<br />
göre antlaşmaların uygulanmasının durdurulması veya feshi, malların ve gemilerin zaptı ve müsaderesi,<br />
ambargo, boykot şeklinde uygulamalar, kabul görmektedir46. Öte yandan kuvvet kullanma yoluyla<br />
zararla karşılık yöntemine başvurulması ise tartışmalıdır ve genel eğilim, kuvvet kullanma yoluyla<br />
zararla karşılık önleminin hukuka uygun olmaması ya da çok sınırlı ve sıkı şartlarda gerçekleştirilebilmesidir.<br />
Zararla karşılık çerçevesinde kuvvet kullanmayla ilgili uluslararası hukukta getirilen ilk<br />
sınırlandırma, 18.10.1907 tarihli Drago-Porter Sözleşmesi47 ile gerçekleşmiştir. Daha sonra Milletler<br />
Cemiyeti (MC) Misakı’48nın 12.-15. maddeleri yoluyla bir sınırlandırma yapılmıştır. MC döneminden<br />
sonraki süreçte kurulan BM’nin kurucu antlaşması niteliğindeki BM Şartı’nın 2/4. maddesi ile birlikte<br />
getirilen kuvvet kullanma yasağı, zararla karşılık önlemi bakımından da değerlendirilmiş ve ağırlıklı<br />
olarak zararla karşılık yolları içinde kuvvet kullanılmaması yönündeki görüş ağır basmıştır. Bununla<br />
birlikte, BM Güvenlik Konseyi uygulamaları bakımından savaşa varmayan ölçüde, sınırlı ve orantılı<br />
bir kuvvet kullanılabileceği; abluka, işgal ve bombardıman gibi yöntemlerin hayata geçirilebileceği<br />
yönünde görüşler de bulunmaktadır49.<br />
42 OPPENHEIM, s. 50-51; ALSAN, s. 374; LÜTEM, s. 663; McKINNON, Fiona: “Reprisals as a method of Enforcing International Law”,<br />
Leiden Journal of International Law, 1991, Cilt 4, Sayı 2, s. 221.<br />
43 SEVİG, s. 211-212; MERAY, s. 417.<br />
44 BOZKURT / POYRAZ / ERDAL, s. 272. Aynı yönde bkz. ÜNAL, s. 309.<br />
45 OPPENHEIM, s. 47-48; LÜTEM, s. 662.<br />
46 Zararla karşılık örnekleriyle ilgili olarak bkz. OPPENHEIM, s. 51-52, 54-60; ALSAN, s. 375-380; MERAY, s. 418-424; PAZARCI, s.<br />
216-218; DOST / KORKMAZ, s. 134-139.<br />
47 Sözleşmenin tam metni için bkz. Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Resmî İnternet Sayfası (https://avalon.law.yale.edu/<br />
19th_century/hague072.asp, ET: 20.03.2025).<br />
48 26 maddeden oluşan MC Misakı’nın tam metni için bkz. Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Resmî İnternet Sayfası<br />
(https://avalon.law.yale.edu/20th_century/leagcov.asp, ET: 20.03.2025); DENK, Erdem: Uluslararası Örgütler Hukuku: Birleşmiş Milletler<br />
Sistemi, 2. Baskı, Siyasal Kitabevi, Ankara, 2024, s. 405-416.<br />
49 Bkz. MERAY, s. 420-426; PAZARCI, s. 215-216; POYRAZ / İPEK, s. 206-207; ERDAL, s. 18-19, 21-22; DOST / KORKMAZ, s. 139-<br />
144.<br />
Zararla Karşılık Kavramı Çerçevesinde Ukrayna’nın Kursk Harekâtı 787<br />
Cilt: 11 • Sayı: 2 • Temmuz 2025<br />
Zararla karşılık önlemi ile kuvvet kullanma arasındaki ilişkide dikkat edilmesi gereken bir başka husus<br />
da zararla karşılık verme yöntemi ile ulaşılmak istenen amaçtır. Emredici bir hukuk kuralının ihlâli sebebiyle<br />
kuvvet kullanma yoluyla zararla karşılık yönteminin ilk bakışta, mümkün olmayacağı ve uygulanmaması<br />
gerektiği düşünülebilir. Nitekim ağırlıklı görüş de bu yöndedir. Bununla birlikte, meseleye yalnızca<br />
şeklen veya yüzeysel yaklaşmak, zararla karşılık önlemi bakımından, her durumda adil bir sonuca ulaştırmayabilir.<br />
Yukarıda ele alınan şartların yerine gelmesi koşuluyla yoğunluk derecesi ve amaç yönünden<br />
yapılacak bir değerlendirme, daha yerinde olacaktır. Bir başka deyişle peşinen kuvvet kullanılmasını reddetmek,<br />
zararla karşılık kavramının niteliğiyle çelişki yaratacaktır50. Dolayısıyla bir zararla karşılık yöntemi<br />
olarak kuvvet kullanmanın hukuka uygun olup olmadığını değerlendirirken somut olayın özelliklerine göre<br />
hareket etmek ve teorik bir ön kabulden hareketle kuvvet kullanılmasını reddetmek yerine, kuvvet kullanımına<br />
maruz kalmış bir devletin söz konusu hukuka aykırılığı ortadan kaldırma amacıyla hareket etmesi ve<br />
hukuka uyma hedefine erişmeyle sınırlı hedefine ulaşması anına kadar, kuvvet kullanılmasının mümkün<br />
olması ve meşru kabul edilmesi, dikkate alınmalıdır. Aksine bir yaklaşım, zararla karşılık kavramının doğasıyla<br />
ve uluslararası hukuk düzeninin ruhuyla uyumlu olmayacaktır.<br />
D. Üçüncü Taraflara Zarar Verilmemesi<br />
Zararla karşılığın yöneleceği devlet, ilk hukuka aykırılığı gerçekleştiren devlettir. Zararla karşılık,<br />
sadece bahsi geçen devlete ve vatandaşlarına karşı harekete geçilebilmesi yönünde bir mantığa sahiptir51.<br />
Uluslararası hukuka aykırı bir eylemi gerçekleştiren devlet ile bahsi geçen eyleme maruz kalan<br />
devlet arasındaki ilişkide, üçüncü devletlerin bu durumdan hiçbir şekilde etkilenmemesi gerekir52. Bir<br />
başka deyişle zararla karşılık verme yöntemi, hukuka aykırılığa maruz kalan devlet tarafından ve yalnızca<br />
hukuka aykırılığı gerçekleştiren devlete yönelik olarak icra edilmelidir53. Dolayısıyla üçüncü<br />
devletlerin çıkarları zarar görmemelidir54. Kısacası, zararla karşılık yönteminin uygulanması sırasında,<br />
ilk hukuka aykırılık ile mukabil hukuka aykırılık şeklindeki iki taraflı ve karşılıklı ilişki dışında, başka<br />
bir tarafa yönelen herhangi bir etki doğmamış olmalıdır.<br />
Üçüncü taraflara zarar verilmemesi şartı, zararla karşılık durumunda yalnızca devletler arası ilişkilerle<br />
sınırlılığın bir başka boyutudur. Hukuka aykırılığa maruz kalan devlet ile zararla karşılık yöntemini<br />
uygulayacak devlet arasında sınırlı olan bu ilişkide, üçüncü taraf olarak temelde, hiçbir başka<br />
devlete zarar vermemek esastır. Bunun yanında, devlet niteliği taşımayan ancak bir devletin etkin denetimi<br />
ve hiyerarşisi içinde fiilen hareket eden kişilerin veya grupların hukuka aykırı eylemleri de<br />
ilgili devlet eliyle icra edilmiş hukuka aykırılık kabul edileceğinden, söz konusu kişilerin ya da grupların<br />
hukuka aykırı eylemleri sebebiyle etkin denetim sahibi devlete yönelik olarak zararla karşılık yönteminin<br />
uygulanması mümkün olabilecektir. Bahsi geçen ilişkinin açık, kesin ve ispat edilebilir olduğu<br />
durumlarda meşru kabul edilebilecek bu yöntemde, şeklen üçüncü taraf olarak değerlendirilebilecek<br />
ancak fiilen etkin denetim altındaki kişilerin ya da grupların zarar görmesi, üçüncü tarafa yönelik bir<br />
zarar olarak değerlendirilmeyecektir.<br />
II. RUSYA FEDERASYONU-UKRAYNA SAVAŞI VE UKRAYNA’NIN KURSK HAREKÂTI<br />
Ukrayna’nın RF sınırları içindeki Kursk Bölgesi’ne yaptığı askerî harekât, 24.02.2022 tarihinde<br />
başlayan ve hâlen devam eden RF-Ukrayna Savaşı içindeki en önemli gelişmelerden biridir. Bu önemli<br />
gelişmeyi ve genel olarak süren savaşı daha iyi anlamanın yolu, savaş öncesi gelişmelere ve tarihî<br />
sürece göz atmaktan geçmektedir. Aşağıda, adı geçen meselelere ve Kursk Harekâtı’na kısaca yer<br />
verilecektir.<br />
50 POYRAZ / İPEK, s. 207-208. Aynı yönde bkz. ERDAL, s. 22-23.<br />
51 LÜTEM, s. 662-663.<br />
52 PAZARCI, s. 214.<br />
53 EREN, s. 240.<br />
54 MERAY, s. 417; DOĞAN, s. 154.<br />
788 Bahadır Bumin ÖZARSLAN<br />
RF ile Ukrayna arasında başlayan savaş temelde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği<br />
(SSCB)’nin dağılmasıyla ortaya çıkan bölge jeopolitiğiyle ilgilidir. SSCB sonrası Karadeniz’in kuzeyinde<br />
Ukrayna ve RF, komşu iki devlet hâline gelmiştir. Her iki devlet de Karadeniz’de kıyılara sahip olan<br />
iki kıyıdaş devlet olmuşlardır. Bununla birlikte, sahip olduğu kıyılar ve Karadeniz jeopolitiğinde elde<br />
etmek istediği yer açısından mevcut durum, RF açısından yeterli görülmemiştir. Ayrıca Karadeniz’in<br />
Soğuk Savaş sonrası artan önemi, Batı’nın Soğuk Savaş döneminde nüfuz edemediği bir alan olarak<br />
Karadeniz’in konumu ve Batı’nın bu bölgedeki çok yönlü hedefleri de diğer etkenler olarak dikkat çekmektedir55.<br />
SSCB’nin yıkılmasıyla ve Soğuk Savaş’ın bitişiyle birlikte, Karadeniz’de ortaya çıkan nüfuz boşluğundan<br />
faydalanmak isteyen Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği (AB), birlikte hareket<br />
ederek Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO)’nün ve AB’nin sınırlarını yakın veya eş zamanlı<br />
olarak RF aleyhine genişletmeye başlamışlardır. Orta ve Doğu Avrupa’da yaşanan genişleme süreci,<br />
bölgedeki eski Doğu Bloku ve SSCB devletlerinde Batı etkisinin artmasına ve Soğuk Savaş’ta SSCB’nin<br />
sahip olduğu ağırlığın yok olmasına yol açmıştır56. Günümüzde devam eden RF-Ukrayna Savaşı da temelde,<br />
RF’nin eski SSCB coğrafyasında ağırlığını koruma çabasının bir sonucudur. Bir başka deyişle<br />
Batı’nın bahsi geçen genişleme stratejisinin bir devamı olan Ukrayna’nın da Batı eksenine girme yönündeki<br />
çabalarından rahatsız olan RF’nin jeopolitik itirazının silahlı çatışmaya dönüşmesidir.<br />
RF’nin Ukrayna’ya fiilen müdahalesi, 2013’te başlayan siyasî krizin ardından 2014 yılında Kırım’ın<br />
RF tarafından ilhakıyla sonuçlanan bir dizi gelişmeyle başlamıştır57. Bu süreçte, Ukrayna’nın<br />
RF ile sınır bölgesi olan Doğu Ukrayna’daki Donbas’ta da RF ile müzahir ayrılıkçı gruplar, otoriteyi<br />
eline alarak fiilen egemenlik yetkisini kullanmaya başlamışlar ve Ukrayna’dan ayrıldıklarını beyan<br />
ederek tek taraflı olarak bağımsızlıklarını ilân etmişlerdir. Savaşın başlamasına kadar geçen süre zarfında<br />
da Ukrayna, bu bölgede yeniden egemenlik tesis edememiştir58.<br />
Şubat 2022’de başlayan savaşın ilk işaretleri, kısa sayılamayacak bir süreden itibaren açıkça görülmeye<br />
başlanmıştır. Söz gelimi RF Devlet Başkanı Putin, 2018 yılında yaptığı bir açıklamayla Donbas’ı<br />
ele geçirmeye yönelik olarak Ukrayna tarafından yapılacak bir askerî müdahalenin RF tarafından askerî<br />
bir karşılıkla cevaplanacağını ifade etmiştir. Bu yaklaşımın bir sonucu olarak 2021 yılı içinde 100.000<br />
civarında birlik, Ukrayna sınırları boyunca ciddi bir yığınak yapmaya başlamıştır. ABD ve diğer NATO<br />
üyeleri ise RF’nin bu askerî hareketliliğini kınamışlardır59. Temmuz 2021’de ise Putin’in ve eski Devlet<br />
Başkanı Medvedev’in yaptığı açıklamalar, oldukça dikkat çekmiştir. Putin, Ukrayna’nın bağımsız bir<br />
devlet olarak var olma hakkının olmadığını ileri sürmüş; Medvedev ise bu aşamada Ukrayna ile müzakerelerin<br />
anlamsız olduğunu belirtmiştir60. Söz konusu açıklamalar ve mevzilenme, RF’nin tansiyonu yükseltme<br />
ve yeni bir aşamaya geçirme niyeti olarak yorumlanmıştır. Bir başka deyişle RF’nin Kırım’ı ilhakından<br />
ve Donbas’taki fiilî etkisinden farklı olarak, Ukrayna sınırlarının içine doğru genişleme hedefi<br />
görünür hâle gelmiştir. RF’nin bu girişiminde, Avrupa kıtası içindeki dağınık ve bölünük siyasî durum<br />
ile ABD’nin etkin bir dış politika takip etmemesi ve RF tarafından bölgede nispeten zayıf konumda değerlendirilmesi,<br />
önemli rol oynamıştır61. Kısacası RF, Batı’nın herhangi bir fiilî müdahalede bulunamayacağı<br />
yönünde bir tahlil yapmıştır. Nitekim gelişmeler, RF’yi haklı çıkarmıştır.<br />
2019 yılından itibaren Ukrayna Devlet başkanlığı görevini üstlenen Zelenskiy ile birlikte, uzlaşma<br />
ve diyalog ihtimâli belirmiş olsa da gerek RF’nin değişmeyen tutumu gerekse Zelenskiy’nin Batı ile<br />
yakınlaşma ve NATO-AB üyeliği ekseninde takip ettiği ilişkiler, iki devlet arasındaki durumu daha da<br />
gerginleştirmiştir. ABD ve NATO üzerinden yürütülen dolaylı görüşmelerin sonuçsuz kalması da çatışma<br />
riskini arttırmıştır. Askerî hareketliliğin oldukça hızlandığı 2021 yılının son aylarında, başta<br />
Zelenskiy olmak üzere, Ukrayna devlet yetkilileri, yeni yılda RF’nin saldırısını beklediklerini açıkça<br />
kamuoyuna ilân etmişlerdir. Öte yandan ABD ve AB de RF’nin Ukrayna’ya saldırması hâlinde, daha<br />
önce görülmemiş derecede ağır ekonomik yaptırımlar uygulayacaklarını açıklamışlardır62.<br />
2021 yılının İlkbaharı’ndan itibaren RF tarafından başlatılan askerî hareketliliğin Kasım 2021 itibarıyla<br />
ciddi boyutlara ulaşması, bölgedeki tansiyonu zirveye çıkarmıştır. Ukrayna’nın NATO’ya üye<br />
olma isteğine karşılık, RF’nin NATO kuvvetlerinin Doğu Avrupa’dan çekilmesi ve Ukrayna’nın hiçbir<br />
zaman NATO üyesi yapılmayacağının açıklanmasını talep etmesi şeklindeki izlenen karşılıklı politikalar<br />
üzerine ABD, NATO’nun “açık kapı politikası”nın devam edeceği yönünde bir tavır takınmıştır63.<br />
Bu şartlar altında Şubat 2022’ye gelindiğinde, devam eden askerî hareketliliğin zirveye çıktığı bir<br />
dönemde, RF Devlet Başkanı Putin iki önemli konuşma yapmıştır. İlki, 21 Şubat 2022’de gerçekleşen<br />
“halka sesleniş” konuşmasında, RF vatandaşlarına ve Doğu Ukrayna’daki Rus azınlığa yönelik açıklamalar<br />
yapmıştır. Rusya ile Ukrayna arasındaki tarihî bağlara ve önemli siyasî gelişmelere değinerek<br />
SSCB döneminde uygulanan idarî yapının hatalarını vurgulamıştır. Söz konusu hatalar neticesinde,<br />
Ukrayna’nın sosyolojik olarak bölündüğünü ifade etmiş; Rus azınlığın her geçen gün daha kötü şartlara<br />
mahkûm edildiğini ve soykırım tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu iddia etmiştir. Bu sebeple<br />
RF’nin Doğu Ukrayna’daki Donbas Bölgesi’nde kurulan Donetsk Halk Cumhuriyeti ile Lugansk Halk<br />
Cumhuriyeti’ni tanıdığını duyurmuştur. 24 Şubat’taki ikinci konuşmasında ise aynı zamanda Ukrayna<br />
vatandaşlarına da seslenerek RF’nin Ukrayna’ya karşı “özel askerî harekât” düzenleyeceğini ilân etmiştir64.<br />
Konuşmasında Putin, RF’nin tezlerini dört ana başlıkta toplamıştır. Buna göre öncelikle RF,<br />
Ukrayna’nın saldırı tehdidi altındadır. Ayrıca Ukrayna, Donbas’ta soykırım niteliği taşıyan uygulamalar<br />
yapmaktadır. Bunun yanında Ukrayna’da, bir Neo-Nazi rejimi hüküm sürmektedir. Öte yandan<br />
Ukrayna, tarihî açıdan Rusya coğrafyasının bir parçasıdır.<br />
Aylarca devam eden gerilimin ardından RF askerî birlikleri, 24.02.2022 tarihinde Ukrayna sınırlarından<br />
içeri girerek savaşı66 başlatmıştır. Bu eylem, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa kıtasında<br />
görülen en geniş kapsamlı kuvvet kullanımı olarak kayıtlara geçmiştir67. RF birlikleri kara, hava ve<br />
deniz yoluyla çok yönlü ve yoğun saldırılar gerçekleştirmeye başlamışlar; bir yandan da Ukrayna’nın<br />
direnişini kırmak için algı yönetimi araçlarını da devreye sokmuşlardır68.<br />
Her şeye rağmen beklenmeyen bir savaş olarak nitelendirilen silahlı çatışmaların başlamasıyla birlikte,<br />
Ukrayna’da bir direniş eğilimi ağır basmıştır. RF’nin ters yönlü propagandasının aksine Ukrayna,<br />
ciddi bir direnç göstermiştir. Bu direnişte, başta ABD olmak üzere, Batı’nın çok önemli bir desteği<br />
olmuştur. Kısa bir sürede savaşın biteceği ve RF’nin Ukrayna’yı tamamen veya büyük oranda ele geçireceği<br />
tahminleri boşa çıkmıştır. Bununla birlikte RF, Ukrayna topraklarında fiilen ayrılıkçıların<br />
elinde bulunan bölgelerde üstünlük sağlayarak Kırım ile kara bağlantısını kurmuş ve Ukrayna topraklarının<br />
beşte birini ele geçirmiştir69.<br />
Ukrayna ile RF arasındaki beklenmedik savaşın belki de en beklenmedik cephesi, Kursk’ta açılmıştır.<br />
Zira savaş, RF’nin Ukrayna sınırlarından içeriye girmesiyle başlamış ve 06.08.2024 tarihine<br />
kadar da Ukrayna’nın devlet ülkesi içinde devam etmiştir. Bu tarihten itibaren ise savaş, ilk defa RF<br />
sınırları içine yansımıştır zira Ukrayna, başlattığı askerî harekât ile RF sınırları içinde yer alan Kursk<br />
Bölgesi’ne girerek iki yılı aşkın süredir devam eden savaşta yeni bir evrenin kapılarını açmıştır.<br />
06.08.2024’te, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Rusya coğrafyasına yapılmış en büyük dış saldırı<br />
için düğmeye basılmış ve Ukrayna askerî birlikleri, Kursk üzerinden RF sınırları içine girerek ilerlemeye<br />
başlamıştır. Şok etkisi yaratan bu saldırı, ilk andan itibaren savaşın taraflarının ve savaşla ilgilenen<br />
uluslararası toplumun muhtelif açıklamalarına yol açmıştır. Ukrayna, “saldırgan” olarak nitelendirdiği<br />
RF’nin cezalandırılabileceğini ispat ettiklerini ifade etmiş; RF ise Ukrayna içinde RF’nin ilerleyişini<br />
durdurmak için böyle bir teşebbüse girişildiğini ancak gerekli cevabın verileceğini belirtmiştir.<br />
Ayrıca RF, saldırının ABD eliyle planlandığını ve çatışmalara müdahalesinin daha da açık hâle geldiğini<br />
ileri sürmüş; ABD ise saldırıdan önceden haberdar olmadıklarını ve saldırıyı kesinlikle onaylamadıklarını<br />
dile getirmiştir.<br />
Ukrayna’nın RF sınırları içindeki harekâtta Kursk’u tercih etmesi birkaç sebebe dayanmaktadır.<br />
Bunlardan birincisi, Ukrayna ile bölge arasındaki tarihî bağlardır. 17. ve 18. yüzyıllar boyunca Rus<br />
Çarlığı, bu bölgede Ukraynalı Kozak köylülerin yerleşmesine izin vermiştir. O dönemden itibaren,<br />
Kursk’ta devam eden bir Ukrayn varlığı olduğu inancı, Ukrayna vatandaşları arasında yaygındır. Öte<br />
yandan Kursk, ulaşım ağı bakımından da kritik bir bölgedir. RF’nin merkezî bölgeleri ile güneybatı<br />
bölgesi arasında ulaşım hatları bulunmaktadır. Ayrıca RF-Beyaz Rusya arasındaki kara yoluna da<br />
hâkim konumdadır. Dolayısıyla Ruslar bakımından, çok önemli bir lojistik üssü niteliği taşımaktadır.<br />
Öte yandan Kursk’ta hem önemli bir nükleer tesis hem de enerji nakil hattı bulunmaktadır. Askerî<br />
açıdan bakıldığında da Kursk, Ukrayna bakımından askerî harekâtı kolaylaştıracak bir topoğrafyaya da<br />
sahiptir.<br />
Ukrayna tarafından yapılan askerî harekât, savaş esnasındaki en cüretkâr hamlelerden biri olarak<br />
dikkat çekmiştir. Hızlı ve etkin saldırılarla kısa sürede önemli bir ilerleme kaydeden Ukrayna, bu saldırıyla<br />
RF’nin yenilmezliği algısına bir meydan okumada bulunmuştur. Bunun yanında Ukrayna, birkaç<br />
cephede birden devam eden savaşta, RF’nin Doğu Ukrayna’daki kaynaklarının bir kısmını bölgeden<br />
çekmeye zorlayarak Donbas’taki baskıyı azaltmayı ve bir denge kurmayı da hedeflemiştir. Kursk<br />
<br />
saldırısıyla Ukrayna, özellikle ilk dönemde sembolik ama vatandaşları üzerinde moral destek sağlayan<br />
önemli bir başarı elde etmiştir.<br />
Ukrayna tarafından başlatılan saldırı, RF’nin beklemediği ve bu sebeple hazırlıksız yakalandığı<br />
bir askerî harekât niteliği taşımaktadır. RF’nin Doğu Ukrayna’daki ilerleyişinin yavaş da olsa devam<br />
ettiği bir dönemde gerçekleşen bu harekât, RF’nin bölgede “federal olağanüstü hâl” ilân etmesine yol<br />
açmıştır. Ukrayna’nın RF üzerinde baskı kurarak ileride yapılacak bir barış antlaşması için fırsat yaratmak<br />
istemesi gibi temel bir amaç taşıyan harekât, aynı zamanda RF ile Ukrayna arasında bir tampon<br />
bölge yaratma stratejisiyle de gerçekleştirilmiştir. Ayrıca Ukrayna, savaşta psikolojik bir üstünlük<br />
sağlamayı ve beklenmedik bir hamle yoluyla gücünü koruduğunu göstermeyi de amaçlamıştır. Bunun<br />
yanında, savaşı kazanabileceğini göstererek Batı’dan aldığı desteğin devam etmesi ve arttırılması da<br />
bir başka hedef olarak belirlenmiştir.<br />
Kursk’ta devam eden çatışmalarda, tarafların pozisyonu dinamik bir nitelik arz etmiş ve sürekli<br />
olarak ilerleme-gerileme şeklinde mevzi değişiklikleri olmuştur. Kasım 2024’e kadar 1000 kilometrekareden<br />
fazla bir bölgeyi elinde tutan Ukrayna, bu aydan sonra gerilemeye başlamış ve üstünlüğü,<br />
yavaş yavaş RF’ye kaptırmıştır74. Şubat 2025 itibarıyla ele geçirdiği toprakların yarısını kaybettiğini<br />
kabul eden Ukrayna, Kursk’ta elinde tuttuğu toprakların RF’nin elinde tuttuğu Doğu Ukrayna’daki<br />
bölgelerle takasın konusu olabileceğini beyan etmiş ancak bu teklif, RF tarafından tartışma konusu<br />
bile olamayacağı yönündeki açıklamalarla reddedilmiştir. Şubat sonunda ilerleyişini hızlandıran RF,<br />
Mart ayının ilk haftası itibarıyla Kursk’taki Ukrayna birliklerinin tamamen kuşatıldığını açıklamıştır.<br />
Ukrayna tarafından reddedilen bu iddia, askerî analistler tarafından doğrulanmıştır75. Dolayısıyla sembolik<br />
başarıyla ve manevî üstünlükle başlayan Kursk Harekâtı, zaman içinde önce dengelenme, ardından<br />
da üstünlüğün RF’ye geçmesiyle sonuçlanmıştır. Bir başka deyişle Ukrayna’nın gerçekleştirdiği<br />
harekât ile ulaşmaya çalıştığı hedefler arasındaki makas gittikçe açılmış ve arzu edilen çok yönlü hedeflerden<br />
uzaklaşma hızlanarak söz konusu hedeflerin gerçekleşebilirliğini neredeyse tamamen bitirmiştir.<br />
RF bakımından değerlendirildiğinde ise beklenmedik bir hamle ile karşı karşıya kalınması ve<br />
bölgeye önemli oranda kaynak aktarılması mecburiyeti doğmuştur. Bunun yanında, ciddi bir oyalanma<br />
ve zaman kaybı da söz konusu olmuştur. Sonuç itibarıyla Ukrayna’nın hedefleri çok büyük oranda<br />
akamete uğramış ancak RF bakımından da zaman ve kaynak israfı ile birlikte, itibar kaybı da yaşanmıştır.<br />
<strong>III. KURSK HAREKÂTI’NIN DEĞERLENDİRİLMESİ</strong><br />
06.08.2024’te başlayan ve hâlen devam etmekte olan Kursk Harekâtı, RF-Ukrayna Savaşı’nın<br />
farklı bir safhasını teşkil etmektedir. Savaşın başladığı 24.02.2022 tarihinden itibaren Ukrayna sınırları<br />
içerisinde devam eden silahlı çatışmalar, söz konusu harekâtla birlikte RF sınırları içine de yansımış<br />
olmaktadır. Her ne kadar RF’nin Ukrayna içinde ele geçirdiği bölgeyle karşılaştırılamayacak derecede<br />
küçük bir alana tekabül etse de Ukrayna, Kursk Harekâtı ile RF devlet ülkesi içinde ilerlemiş ve belirli<br />
bir alanı ele geçirmiştir. Ele geçirdiği alan, değişkenlik gösterse ve son aylarda daralsa da Ukrayna<br />
bakımından savaşın gidişatı içinde yapılmış en önemli hamlelerden biri, belki de birincisi olma özelliğini<br />
korumaktadır. Savaşın çok boyutlu etkileri ve sonuçları içinde, Kursk Harekâtı da uluslararası<br />
hukuk açısından muhtelif boyutlarıyla inceleme konusu yapılabilir. Aşağıda, makalenin konusu olan<br />
zararla karşılık açısından bir değerlendirme yapılacaktır.<br />
<br />
Kursk Harekâtı, zararla karşılık kavramının şartları bakımından değerlendirildiğinde ilk ele alınması<br />
gereken husus, hukuka aykırılık meselesidir. RF ile Ukrayna arasındaki savaş, 24.02.2022 tarihinde<br />
RF tarafından başlatılmıştır. Bu tarihten itibaren RF tarafından Ukrayna sınırları içinde gerçekleştirilen<br />
askerî harekâtla birlikte, zararla karşılık çerçevesinde aranan ilk koşul olan “hukuka aykırılığa<br />
maruz kalma” şartı, Ukrayna açısından gerçekleşmiş olmaktadır. Her ne kadar RF tarafından ileri<br />
sürülen ve yukarıda değinilen bazı gerekçeler belirtilmiş olsa da RF’nin Ukrayna’nın ülke bütünlüğü76<br />
aleyhine kuvvet kullanma yasağını ihlâl ettiği açıktır ve yaygın kabul görmektedir. Uluslararası hukukun<br />
emredici kurallarından (jus cogens) biri olarak kabul edilen kuvvet kullanma yasağının ihlâl edilmiş<br />
olması, hukuka aykırılığın gerçekleştiği sonucunu doğurmaktadır. Öte yandan bu ihlâl, RF tarafından<br />
Ukrayna aleyhine gerçekleştirilmiş yani iki devlet arasında vuku bulmuştur. Bu yönüyle de<br />
zararla karşılık için gereken ilk şart yerine gelmiş olmaktadır.<br />
Zararla karşılık için gereken ikinci şart, hukuka aykırılığın devam etmesidir. RF tarafından başlatılan<br />
savaş, 24.02.2022 tarihinden beri devam etmektedir. Ukrayna devlet ülkesinin beşte birini elinde<br />
tutan RF, bugüne kadar söz konusu bölgeleri tahliye etmemiş; silahlı birliklerini kendi sınırları içine<br />
çekmemiştir. Bir başka deyişle savaşın devam ettiği süre zarfında, hukuka aykırılık açısından herhangi<br />
bir kesinti söz konusu değildir. Öte yandan Ukrayna da savaşın başladığı günden bugüne kadar, kendi<br />
devlet ülkesinin bir kısmını ele geçirmiş olan RF’ye karşı her fırsatta, hukuka aykırılığı dile getirmiş<br />
ve silahlı birliklerin Ukrayna devlet ülkesini terk etmesini talep etmiştir. Resmî her seviyede dile getirilen<br />
bu talep, 2014 yılında ilhak edilen Kırım da dâhil olmak üzere, defalarca ifade edilmiştir. Bütün<br />
bu süreçte, yapılan çağrılar karşılıksız kalmış ve Ukrayna, tatmin edici bir çözüm elde edememiştir.<br />
Taleplerin sonuçsuz kalmasının ve doyurucu bir sonuca ulaşmamasının dışında, uluslararası toplumun<br />
çağrıları da karşılıksız kalmıştır. Öte yandan, Türkiye’nin girişimiyle başlayan müzakereler de herhangi<br />
bir neticeye ulaşmamıştır77. Dolayısıyla Ukrayna’nın talepleri karşısında, RF’nin ele geçirdiği<br />
topraklarda varlığı devam etmekte ve hukuka aykırı eylemlerinin sürdüğü görülmektedir.<br />
Zararla karşılık açısından gerekli bir diğer şart ise orantılı karşılıktır. Ukrayna’nın Kursk Harekâtı<br />
bu açıdan ele alındığında, nitelik ve nicelik itibarıyla bir karşılaştırmaya konu olmalıdır. RF tarafından<br />
gerçekleştirilen hukuka aykırılık, kuvvet kullanma yasağının ihlâlidir. Bu yasak, Ukrayna’nın devlet<br />
ülkesi içinde çiğnenmiş ve Ukrayna’nın beşte biri de RF tarafından ele geçirilmiştir. Ayrıca RF, ele<br />
geçirdiği alanda tam bir denetime sahip olmuştur. Bunun yanında, RF’nin söz konusu coğrafyadaki<br />
uygulamalarından ve uluslararası topluma yönelik resmî beyanlarından anlaşılacağı üzere, RF’nin<br />
bölgede kalıcı bir varlık oluşturma niyeti bulunmaktadır. Dolayısıyla RF, ağır ve sürekli bir uluslararası<br />
hukuk ihlâli gerçekleştirmektedir. Bu yönüyle Kursk Harekâtı değerlendirildiğinde, Ukrayna da RF<br />
devlet ülkesi içinde bir askerî eylem icra ederek RF’ye karşı aynı türde bir hukuka aykırılık gerçekleştirmiştir.<br />
Bahsi geçen harekât bölgesi, RF’nin Ukrayna içinde ele geçirdiği bölgeyle mukayese edilemeyecek<br />
kadar dar bir alanla sınırlıdır. Öte yandan Ukrayna, yukarıda da değinildiği üzere, Kursk’ta<br />
ele geçirdiği bölgelerde kalıcı olmak niyetinde olmadığını ve RF’nin ele geçirdiği bölgelere karşılık<br />
bir takas konusu yapılabileceğini beyan ederek ihlâle son verebileceğini ilân etmiştir. Kısacası Ukrayna’nın,<br />
ilk hukuka aykırılığa maruz kalan devlet sıfatıyla nitelik ve nicelik açısından orantılı bir eylem<br />
icra ettiği; amaç ve ulaşılmak istenen hedef bakımından da maruz kaldığı hukuka aykırılığı ortadan<br />
kaldırmaya yönelik olarak hareket ettiği; elde ettiği bölge ve kuvvet kullanımındaki yoğunluk göz<br />
önüne alındığında, amacıyla ve hedefiyle uyumlu olduğu söylenebilir.<br />
76 Uluslararası hukukta ülke bütünlüğüne saygı yükümlülüğü ile ilgili bir örnek olarak&nbsp;<br />
Kursk Harekâtı’nı zararla karşılık çerçevesinde değerlendirirken son olarak üçüncü taraflara zarar<br />
vermeme açısından irdelemek gerekmektedir. Ukrayna’nın başlattığı harekât, doğrudan doğruya<br />
RF’ye yönelmiştir. RF’nin devlet ülkesi içinde yer alan Kursk Bölgesi’nde gerçekleşen zararla karşılık<br />
eylemi, başka bir devlete yönelik değildir. Ayrıca Ukrayna’nın Kursk’ta ele geçirdiği alandaki faaliyetleri,<br />
RF dışında bir başka devlete doğrudan veya dolaylı bir etki yaratmamıştır. Gerek harekât sırasında<br />
gerekse ele geçirilen bölgede kurulan denetim esnasında, üçüncü bir devlete yönelik saldırı ya da<br />
başka tür bir hukuka aykırılık da gözlemlenmemiştir. Bu doğrultuda, güçlü ve kanıtlanabilir bir iddia<br />
da ortaya atılmamıştır. Dolayısıyla Ukrayna’nın Kursk Harekâtı, sadece RF’ye yönelik bir eylem niteliği<br />
taşımakta olup üçüncü devletleri etkilemeyen bir şekilde devam etmektedir.<br />
Anlaşılacağı üzere, Ukrayna tarafından 06.08.2024 tarihinde başlatılan ve hâlen devam eden<br />
Kursk Harekâtı, zararla karşılık kavramı çerçevesinde ele alındığında, gereken şartları taşımaktadır.<br />
Bir başka deyişle hukuka aykırılık, hukuka aykırılığın devam etmesi, orantılı karşılık ve üçüncü taraflara<br />
zarar vermeme şeklinde sıralanan ve yukarıda ele alınan şartlar bakımından Kursk Harekâtı, zararla<br />
karşılık önleminin şartlarını taşımaktadır. Bu yönüyle bakıldığında, RF tarafından Ukrayna devlet<br />
ülkesi içinde ele geçirilen bölgelerin boşaltılması gerçekleşene kadar Kursk Harekâtı, bir zararla karşılık<br />
niteliği taşıyacak ve hukuka aykırı kabul edilmeyecektir.</p>

<p><br />
<strong>SONUÇ</strong><br />
Genel anlamda hukuk, özelde ise uluslararası hukuk, doğası gereği hukuka uygunluk ve hukuka<br />
aykırılık çerçevesinde şekillenmektedir. Kabul edildiği dönemin şartlarından hareketle pek çok kural,<br />
gerek iç hukuk gerekse uluslararası hukuk zemininde hayata geçmiştir. Öte yandan her iki hukuk sisteminin<br />
kendine has özellikleri ve birbirinden ayrılan sistematiği, hukuka uygunluk ve hukuka aykırılık<br />
bağlamında, hem birbirinden hem de döneme bağlı olarak kendi içinde ayrışabilmektedir. Uluslararası<br />
hukuk düzeni de çağlar içinde geçirdiği değişim neticesinde, belli bir düzeye gelmiştir. Söz konusu<br />
düzeye erişmesinde, genel olarak savaşların ancak özellikle dünya savaşlarının etkisi büyüktür.<br />
Bilhassa İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişmeler ve BM’nin kuruluşu, çok önemli bir dönüm noktasıdır.<br />
Bu dönüm noktasının inşasında, BM Şartı ile birlikte getirilen kuvvet kullanma yasağı da büyük<br />
rol oynamıştır.<br />
Uluslararası hukuk düzeni içinde, hukuka aykırılık çerçevesinde bugüne kadar en çok gündeme<br />
gelen konulardan biri de kuvvet kullanma meselesidir. Kuvvet kullanmadan kaynaklı ya da ona bağlı<br />
olarak ortaya çıkan kavramlar etrafında, pek çok tartışma gelişmiştir. Öncesiyle ve sonrasıyla çok boyutlu<br />
bir mesele olan kuvvet kullanma, İkinci Dünya Savaşı sonrasında BM’nin kurulmasıyla birlikte,<br />
ağır bir uluslararası hukuk ihlâli olarak kabul görmüş ve emredici bir kural olarak nitelendirilmiştir.<br />
Bu durumun ortaya çıkmasında en önemli etkenlerden biri de her devletin diğer devletlerin ülke bütünlüğüne<br />
fiilen de saygı duyma yükümlülüğüdür. Yeni bir dünya savaşını engellemenin yolunun kuvvet<br />
kullanma tehdidi de dâhil olma üzere kuvvet kullanma yasağını kabul etmek olduğu yönünde ortaya<br />
çıkan eğilim, bu yönde bir dayanak yaratmıştır. Nitekim BM Şartı’nda yer alan kuvvet kullanma yasağının<br />
şekillendirilmesinde, doğrudan doğruya bu dayanak kullanılmıştır. Bir başka deyişle kuvvet<br />
kullanma yasağına, uluslararası toplum düzeninin sağlanması için eşit egemen olan devletlerin sınırlarını<br />
koruma yönünde önemli bir misyon yüklenmiştir.<br />
Uluslararası toplumun tartıştığı konulardan biri de devletlerin karşı önlemleri içinde yer alan ve<br />
hukuka aykırılık temelinde şekillenen zararla karşılıktır. İlk ortaya çıkışından bugüne kadar, uluslararası<br />
hukukun gelişimine paralel bir şekilde değişerek varlığını koruyan zararla karşılıkta, hukuka aykırılık<br />
unsuru hayatî bir öneme sahiptir. Kavramın uygulamaya geçmesinin ön şartını teşkil eden ve bir<br />
devletin maruz kaldığı hukuka aykırılık, bu önlemi uygulayan devlet bakımından da bir hukuka aykırılığı<br />
barındırması sebebiyle çift yönlü ve karşılıklı bir etki doğurmaktadır. Hukuka aykırılığın yokluğu<br />
hâlinde, zararla karşılık verilemeyeceği gibi hukuka aykırılığa maruz kalınmasına rağmen hukuka<br />
aykırı bir karşılık verilmiyorsa o takdirde, yine zararla karşılıktan söz edilemeyecektir. Öte yandan<br />
zararla karşılığın diğer şartları yerine gelmişse eylemin şeklen hukuka aykırı olmakla birlikte, nitelik<br />
itibarıyla hukuka aykırı olmayacağı da kabul görmektedir. Dolayısıyla zararla karşılık önlemi, başından<br />
sonuna kadar hukuka aykırılıkla doğrudan ilgilidir ve kavramın çekirdeğinde de hukuka aykırılık<br />
bulunmaktadır.</p>

<p><br />
Üç yılı aşkın bir süredir devam eden RF-Ukrayna Savaşı’nda Ukrayna’nın gerçekleştirdiği Kursk<br />
Harekâtı, zararla karşılık yönünden ilginç bir örnek teşkil etmektedir. Zararla karşılıktaki hukuka aykırılık<br />
unsurunda, karşı önlem olarak hukuka aykırı bir eylem icra edecek devlet bakımından kuvvet<br />
kullanılıp kullanılamayacağı meselesi, bugüne kadar sürekli bir tartışma konusudur. Genel kabul gören<br />
yaklaşım, kuvvet kullanmanın uygun bir yöntem olmadığı yönündedir. Bununla birlikte, hukuka aykırılığın<br />
diğer şartlarla birlikte değerlendirilmesi gerektiği ve somut olayın özelliklerinin dikkate alınmasının<br />
ne kadar önemli olduğu, Kursk Harekâtı ile birlikte bir kere daha anlaşılmaktadır. Zira gerek<br />
RF’nin Ukrayna’nın devlet ülkesine girerek icra ettiği ilk kuvvet kullanımı gerekse Ukrayna’nın<br />
Kursk’a düzenlediği askerî harekâtla gerçekleşen ikinci hukuka aykırılık, kendi özel nitelikleriyle değerlendirildiğinde,<br />
orantılı bir durum ortaya çıkarabilmektedir. Bu bağlamda, kuvvet kullanma yoluyla<br />
elde edilmek istenen amacın ve ulaşılmak istenen hedefin değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Amaç ve<br />
hedef temelli yapılacak bir değerlendirme de tarafların kuvvet kullanımının hangi niteliği taşıyacağını<br />
yani hukuka uygunluk-hukuka aykırılık çizgisinin nerede başlayıp nerede biteceğini gösterecektir.<br />
Sonuç olarak, zararla karşılık meselesinin kendine has özellikleri ile kuvvet kullanma yasağı gibi<br />
önemli ve emredici hukuk kuralı niteliği taşıyan bir hukuka aykırılığın doğası arasında, her durumda<br />
bir uyuşmazlık olduğu sonucuna varmak mümkün gözükmemektedir. Özellikle kuvvet kullanma yasağını<br />
ihlâl ile başlayan RF-Ukrayna Savaşı örneğinde olduğu gibi diğer şartları taşımak kaydıyla zararla<br />
karşılık niteliği taşıyan hukuka aykırılığın da kuvvet kullanma yoluyla verilmesi mümkün olabilmektedir.<br />
Bir başka deyişle peşin kabulden hareketle oluşturulan teori yerine, amaç ile hedefi yok saymayan<br />
ve somut olayın özelliğini de dikkate alan bir yaklaşımı benimsemek, daha makul görünmektedir.<br />
Aksi takdirde, hem genel olarak uluslararası hukukun BM sonrası şekillenen yapısında hem de özelde,<br />
BM sonrasında oluşan uluslararası hukuk düzeni içinde doğrudan ve açıkça ihlâl edilmeyeceği düşünülen<br />
ya da öngörülemeyen ihlâllerin engellenemediği durumlarda bir bocalama, hatta tıkanma yaşanması<br />
her zaman mümkün olabilir. Nitekim 21. yüzyılın daha ilk yılından itibaren yaşanan gelişmeler,<br />
bocalamadan ve tıkanmadan başlayıp çözümsüzlüğe kadar uzanan pek çok uluslararası hukuk kuralının,<br />
özellikle de kuvvet kullanma yasağının ihlâlinin çok sayıda örneğini uluslararası topluma yaşatmıştır.<br />
RF-Ukrayna Savaşı örneğinde olduğu gibi devam eden ve çözüm bulunamayan gelişmelerin<br />
uluslararası topluma başka örnekler yaşatacağı da anlaşılmaktadır.<br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 16 Aug 2025 00:15:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/05/dr-bahadir-bumin-ozarslan-1652267747.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kuzey Kıbrıs’ın Diplomatik Çağrısı: Türk Devletlerine Bir Davet</title>
                <category>Gökhan ARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/kuzey-kibrisin-diplomatik-cagrisi-turk-devletlerine-bir-davet-24</link>
                <author>gokhanarslan@haberkizilelma.com (Gökhan ARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/kuzey-kibrisin-diplomatik-cagrisi-turk-devletlerine-bir-davet-24</guid>
                <description><![CDATA[Kuzey Kıbrıs’ın Diplomatik Çağrısı: Türk Devletlerine Bir Davet]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) üyesi ülkelere yönelik yaptığı çağrı, hem bölgesel hem de uluslararası diplomaside yankı uyandıracak nitelikte. Tatar’ın, Güney Kıbrıs’ta diplomatik temsilcilik bulunduran Türk devletlerinin aynı adımı KKTC’de de atması gerektiğine dair açıklaması, sadece bir davet değil, aynı zamanda bir eşitlik ve adalet vurgusudur. Bu çağrı, KKTC’nin uluslararası tanınma mücadelesinde yeni bir sayfa açabilir mi? Gelin, bu meselenin detaylarına bakalım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Tatar’ın Mesajı: Eşitlik ve Temsil</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Cumhurbaşkanı Tatar, konuşmasında, ABD, İngiltere ve Rusya gibi küresel güçlerin Kuzey Lefkoşa’da konsolosluklarının bulunduğunu ve bu durumun yıllardır süregeldiğini hatırlatıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Bu, KKTC’nin fiilen bir diplomatik varlık olarak kabul gördüğünün somut bir göstergesi. Ancak, Türk Devletleri Teşkilatı üyesi ülkelerin Güney Kıbrıs’ta büyükelçilik ya da konsolosluk gibi temsilcilikler açarken KKTC’yi göz ardı etmesi, Tatar’ın da işaret ettiği üzere, bir dengesizlik yaratıyor. Tatar’ın çağrısı, aslında bu dengesizliği giderme ve Türk dünyasının dayanışma ruhunu diplomasi sahasına taşıma talebidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Türk Devletleri Teşkilatı, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan gibi ülkeleri bir araya getiren ve ortak tarih, kültür ve çıkarlar etrafında iş birliğini güçlendirmeyi hedefleyen bir yapı. KKTC, her ne kadar teşkilatın tam üyesi olmasa da, Türk dünyasının bir parçası olarak görülüyor. Tatar’ın çağrısı, bu bağlamda, TDT ülkelerine “kardeşlik </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">hukukunu” hatırlatıyor: Eğer Güney Kıbrıs’ta diplomatik temsilcilik açıyorsanız, KKTC’yi de aynı şekilde değerlendirin.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Diplomasinin Gerçekleri: Zorluklar ve Fırsatlar</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">KKTC’nin uluslararası tanınmaması , bu çağrının önündeki en büyük engel. Güney Kıbrıs, Avrupa Birliği üyesi bir devlet olarak uluslararası toplumda geniş bir kabul görürken, KKTC yalnızca Türkiye tarafından tanınıyor. Bu durum, TDT üyesi ülkelerin KKTC’de temsilcilik açma konusunda temkinli davranmasına yol açabilir. Zira, böyle bir adım, Güney Kıbrıs ve AB ile ilişkilerde gerilim yaratma potansiyeli taşıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Ancak, bu zorluklara rağmen fırsatlar da yok değil. Türk Devletleri Teşkilatı, son yıllarda ekonomik, kültürel ve siyasi iş birliğini derinleştirme yolunda önemli adımlar attı. KKTC’ye yönelik bir diplomatik jest, teşkilatın dayanışma ruhunu pekiştiir ve Türk Dünyasının uluslararası sahnede daha güçlü bir ses haline gelmesine katkı sağlayacaktır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">&nbsp;Üstelik, Tatar’ın da belirttiği gibi, ABD, İngiltere ve Rusya gibi ülkelerin KKTC’de konsolosluk bulundurması, bu tür bir adımın “olağanüstü” bir durum olmadığını gösteriyor.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Tatar’ın çağrısının zamanlaması çok manidar. Küresel jeopolitik dengeler hızla değişirken, Türk dünyası da kendi birliğini ve etkisini artırma çabasında. KKTC, bu süreçte sadece bir “ada meselesi” değil, aynı zamanda Türk dünyasının ortak değerlerini savunma platformu olabilir. Güney Kıbrıs’ın AB üyeliği ve Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları üzerindeki iddiaları, KKTC’nin stratejik önemini daha da artırıyor. Türk devletlerinin KKTC’ye diplomatik destek vermesi, hem bölgesel dengeleri etkileyebilir hem de KKTC’nin uluslararası isolation politikalarına karşı bir duruş sergileyebilir.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Son Söz</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Ersin Tatar’ın Türk Devletleri Teşkilatı’na yaptığı çağrı, sadece bir diplomatik talep değil, aynı zamanda bir adalet ve dayanışma arayışı. Türk devletleri, bu çağrıya inşallah olumlu yanıt verir. Çünkü, KKTC’de temsilcilik açılması, sadece sembolik bir adım gibi görünebilir, ancak bu, Türk dünyasının birliğini ve KKTC’nin uluslararası meşruiyet mücadelesini güçlendiir. Şimdi sıra, Türk devletlerinde. Kuzey Lefkoşa’da bir konsolosluk binası, belki de Türk dünyasının ortak geleceğinin yeni bir sembolü olacaktır.</span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 19 Apr 2025 22:16:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/03/gokhan-arslan-1648293937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye’nin Diplomasi Sahnesindeki Zaferi: Barışın ve Dengenin Mimarı</title>
                <category>Gökhan ARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/turkiyenin-diplomasi-sahnesindeki-zaferi-barisin-ve-dengenin-mimari-23</link>
                <author>gokhanarslan@haberkizilelma.com (Gökhan ARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/turkiyenin-diplomasi-sahnesindeki-zaferi-barisin-ve-dengenin-mimari-23</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’nin Diplomasi Sahnesindeki Zaferi: Barışın ve Dengenin Mimarı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:10.5pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye, dünya sahnesinde bir güneş gibi parlıyor. Ortadoğu’nun çalkantılı sularında barışın sesi olurken, Batı ile köprüleri güçlendiren bir vizyonla yol alıyor. Gazze’deki ateşkes çağrıları ve Azerbaycan’ın Türkiye-İsrail ilişkilerinde üstlendiği ara buluculuk rolü, Türkiye’nin nasıl bir oyun kurucu olduğunu tüm dünyaya gösteriyor. Bu, sadece bir dış politika başarısı değil; Türkiye’nin insanlık için umut ışığı olduğunun kanıtı.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:10.5pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Gazze’de akan kanı durdurmak için Nisan 2025’te yükselen ateşkes çağrıları, Türkiye’nin vicdanlı duruşunu ortaya koyuyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın uluslararası platformlarda dile getirdiği bu çağrılar, Ankara’nın barışa olan sarsılmaz bağlılığını yansıtıyor. Önerilen “garantörlük modeli” gibi yenilikçi adımlar, Türkiye’nin sadece sorunları işaret etmekle yetinmediğini, aynı zamanda çözümler sunduğunu gösteriyor. Bu çaba, Ortadoğu’da barışın yolunu açarken, Türkiye’yi bölgenin en güvenilir aktörlerinden biri haline getiriyor.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:10.5pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Azerbaycan’ın Türkiye-İsrail geriliminde ara buluculuk girişimi, Türkiye’nin diplomasideki ustalığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Kardeş ülke Azerbaycan’ın bu rolü, Türkiye’nin müttefikleriyle kurduğu sağlam bağların bir meyvesi. Türkiye, doğrudan çatışmacı bir tavır yerine, stratejik bir akılla dolaylı diplomasiyi seçerek hem gerilimi azaltıyor hem de bölgesel istikrarı güçlendiriyor. Bu incelikli hamle, Türkiye’nin sadece güçle değil, zekâ ve sağduyuyla da hareket ettiğini kanıtlıyor. Suriye’deki çatışmasızlık düzenlemelerinden Azerbaycan’ın ara buluculuğuna kadar, her adım Türkiye’nin diplomasideki olgunluğunu sergiliyor.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:10.5pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’nin başarısı, kriz anlarındaki çevikliğiyle sınırlı değil. Antalya Diplomasi Forumu gibi girişimler, Ankara’yı küresel bir buluşma noktası haline getirdi. Dünya liderleri, Türkiye’nin ev sahipliğinde bir araya gelerek barış ve iş birliği için fikir üretiyor. Bu, Türkiye’nin hem Batı ile güçlü bağlarını koruduğunu hem de Ortadoğu’da lider bir ses olduğunu gösteriyor. Ekonomik zorluklara rağmen böyle bir denge kurabilmek, Türkiye’nin devlet geleneğinin ve vizyonunun ne kadar köklü olduğunun bir işareti.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:10.5pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye, her geçen gün dünya sahnesinde daha büyük bir iz bırakıyor. Ateşkes çağrılarıyla barışa uzanan eller, Azerbaycan’ın ara buluculuğuyla güçlenen dostluklar, Türkiye’nin sadece kendi geleceğini değil, insanlığın geleceğini de düşündüğünü ortaya koyuyor. Bu diplomasi zaferi, her Türk vatandaşının göğsünü kabartıyor. Türkiye, oyun kurucu rolüyle sadece bölgesinde değil, tüm dünyada bir umut bayrağı gibi dalgalanıyor. Daha güzel bir yarın, Türkiye’nin cesur adımlarıyla mümkün!</span></span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 12 Apr 2025 22:44:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/03/gokhan-arslan-1648293937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Boykot Değil, Ekonomik Bir Müdahale</title>
                <category>Gökhan ARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/boykot-degil-ekonomik-bir-mudahale-22</link>
                <author>gokhanarslan@haberkizilelma.com (Gökhan ARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/boykot-degil-ekonomik-bir-mudahale-22</guid>
                <description><![CDATA[Boykot Değil, Ekonomik Bir Müdahale]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Baloo Paaji 2 Medium&quot;"><span style="color:black">Son günlerde sosyal medyada yükselen “yerli ve milli ürünleri boykot” çağrıları, basit bir tüketici tercihi olmanın ötesinde anlamlar taşıyor. Bu çağrılar, aslında muhalefet kisvesi altında yürütülen bir ekonomik sabotaj girişiminin parçası.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Baloo Paaji 2 Medium&quot;"><span style="color:black">Bu ülke, artık kendi tankını, tüfeğini, otomobilini ve yazılımını üretebilen bir noktaya geldi. Böyle bir üretim gücünü hedef alan boykotlar, sadece bir markayı değil; Türkiye’nin kalkınma çabasını, emekle yoğrulmuş üretim ekonomisini doğrudan hedef alıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Baloo Paaji 2 Medium&quot;"><span style="color:black">CHP’nin uzun zamandır benimsediği “her ne olursa olsun iktidara karşı dur” yaklaşımı, artık yapıcı eleştirinin ötesine geçip, zarar verme boyutuna ulaşmış durumda. Ellerinden gelse, milli savunma sanayisini, yerli tarımı, eğitim alanındaki yerli projeleri bile durduracaklar. Oysa yerli üreticiye zarar vermek, bu ülkeye zarar vermektir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Baloo Paaji 2 Medium&quot;"><span style="color:black">Biz, kendi ülkesine ve değerlerine karşı duran bu anlayışla mücadele ediyoruz. Çünkü bu anlayış, Cumhuriyetin kuruluş ruhundan kopmuş; vesayetçi dönemleri, karanlık müdahaleleri ve kargaşa dolu süreçleri savunur hâle gelmiş durumda.</span></span> <span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:&quot;Baloo Paaji 2&quot;"><span style="color:black">Bu anlayış, 1923 ruhundan kopmuş, 27 Mayıs’ın vesayetini, 28 Şubat’ın karanlığını, Gezi'nin kaosunu savunan bir anlayıştır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Baloo Paaji 2 Medium&quot;"><span style="color:black">Ama unutmamalıyız ki bu millet feraset sahibidir. Bugün yerli üretime sahip çıkmak, sadece ekonomik bir tercih değil; aynı zamanda Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesine de destek vermektir. Biz nerede durduğumuzu çok iyi biliyoruz: Üretenin, çalışanının ve bu ülkenin yanındayız.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Baloo Paaji 2 Medium&quot;"><span style="color:black">Bu bir boykot değil, ekonomik bir darbe girişimidir. CHP’nin temsil ettiği zihniyet, bu milletin değerleriyle çatışmayı sürdürüyor. Ama biz daima bu bayrağın, bu toprağın ve emeğin safındayız.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Baloo Paaji 2 Medium&quot;"><span style="color:black">Siyaset Bilimci Ekonomist O.Endüstri Yüksek Mühendisi</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Baloo Paaji 2 Medium&quot;"><span style="color:black">Gökhan ARSLAN</span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 04 Apr 2025 11:30:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/03/gokhan-arslan-1648293937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zabıta Şiddeti ve Hukuki Boyutu</title>
                <category>Gökhan ARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/zabita-siddeti-ve-hukuki-boyutu-21</link>
                <author>gokhanarslan@haberkizilelma.com (Gökhan ARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/zabita-siddeti-ve-hukuki-boyutu-21</guid>
                <description><![CDATA[Zabıta Şiddeti ve Hukuki Boyutu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">5393 sayılı Belediye Kanunu, belediyelere <strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">düzenleme, ruhsatlandırma, kamu hizmetleri sunma</span></strong> gibi geniş yetkiler tanırken, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu ise <strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">kural ihlallerine karşı idari yaptırımlar uygulama</span></strong> yetkisi vermektedir. Belediyeler, <strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">zabıta teşkilatı aracılığıyla bu yetkilerini uygulayarak kamu düzenini koruma, halk sağlığını gözetme ve şehir yaşamını düzenleme görevlerini yerine getirmektedir</span></strong>.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Zabıta teşkilatı, Türkiye'de belediyelere bağlı olarak çalışan birimlerden biridir ve yerel düzeyde kamu düzenini sağlamaktan sorumludur. Ancak, özellikle büyükşehirlerde ve turistik bölgelerde zabıtanın görevleri zaman zaman tartışma konusu olmaktadır. Son yıllarda İstanbul'un Fatih ilçesinde, zabıta ekiplerinin vatandaşlarla sert diyaloğa girdiği ve zaman zaman fiziksel çatışmalara varan olayların yaşandığı gözlemlenmiştir. Bu tür olaylar, zabıtanın yetki sınırlarının, görev tanımının ve halkla ilişkilerde izlemesi gereken yöntemlerin tekrar değerlendirilmesini gerektirmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Zabıta, 5393 sayılı Belediye Kanunu ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu çerçevesinde faaliyet gösteren yerel kolluk kuvvetidir. Polis ve jandarma gibi silahlı kolluk kuvvetlerinden farklı olarak, zabıtanın yetkileri sınırlıdır ve doğrudan belediye başkanına bağlı olarak çalışır. Zabıta, belediye sınırları içinde kamu düzenini sağlamak, ruhsatsız işletmeleri denetlemek ve belediye tarafından belirlenen emir ve yasakları uygulamakla yükümlüdür.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 51. maddesi ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu, zabıtaya kamu düzenini sağlama, izinsiz ticareti engelleme, çevre kirliliğini önleme gibi görevler yükler. Ancak bu yetkiler, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygı çerçevesinde kullanılmalıdır. Hiçbir kanun, zabıtaya vatandaşa fiziksel şiddet uygulama veya hakaret etme yetkisi vermez.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Zabıtanın Temel Görevleri</span></span></strong></span></span></p>

<ul>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Belediye emir ve yasaklarını denetlemek</span></span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Ruhsatsız ticari faaliyetleri tespit edip müdahale etmek</span></span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Çevre kirliliği, gürültü ve halk sağlığını tehdit eden unsurları kontrol etmek</span></span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Seyyar satıcılığı ve kaldırım işgallerini önlemek</span></span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Gıda güvenliğini denetlemek</span></span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Trafiğe kapalı alanlarda düzeni sağlamak</span></span></span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Zabıtanın bu görevleri yerine getirirken temel insan haklarına, hukuka ve etik kurallara uygun hareket etmesi gerekmektedir.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Bazı vakalarda, zabıta memurlarının denetimler sırasında vatandaşlara sert müdahalelerde bulunduğu, sözlü ve fiziki şiddet uyguladığı görülmektedir. Bu tür uygulamalar, Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan “kimseye insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza veya muamele uygulanamaz” hükmüne aykırıdır</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Fatih, İstanbul’un en yoğun turistik bölgelerinden biridir ve aynı zamanda seyyar satıcıların en fazla bulunduğu ilçelerden biridir. Seyyar satıcılara ve ilçede yaşayan vatandandaşlarımıza karşı yapılan zabıta müdahaleleri zaman zaman ciddi çatışmalara dönüşmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">&nbsp;<strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">16 Nisan 2022</span></strong>'de Beyazıt Meydanı'nda yaşanan bir olayda, zabıta ekipleri ile seyyar satıcılar arasında fiziksel kavga yaşanmış ve olay çevredeki vatandaşlar tarafından kameraya alınarak sosyal medyada büyük yankı uyandırmıştır. Benzer şekilde, <strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">19 Mayıs 2024</span></strong>'te Yedikule Mahallesi'nde bir seyyar satıcı, zabıtalar tarafından darbedilmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><strong><u><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Daha yeni bu &nbsp;Mübarek Ramazan gününde iftara 5-10 dakika kala evinin bahçesine park eden zabıtaya giderken benim dubalarımı geri koyarmısın ricasında bulunan 70 yaşında bir amcaya işine bak sen ne konuşuyorsun diyen zabıta , 70 yaşında adamın aşağı inmesiyle zabıta tarafından darp edilmiştir. Bu olay üzerine 70 yaşında darp edilen amcaya ve evlatlarına saldırılmış mahalleli ne oluyor dediğinde biz devletiz her şeyi yaparız cevabına karşı kendileri halkı isyana teşvik edip yaşayan arbedede yere düşerek beni dövdüler diye yaygara çıkarmış olay yerine gelen polisler ile halkı karşı karşıya getirmeye çalışmıştır. Bu tip psikolojik eğitim almamış zabıtalar yüzünde hem halk mağdur olmakta hem de mevcut parti oy kaybına uğramakta hem de belediye başkanı halkın gözünde itibarsızlaştırma projesinin ilk ayağı tamamlanmış olmaktadır. Bir kendini bilmez zabıtanın yapmış olduğu bir bilinçli veya bilinçsiz hareket bir çok olaya neden olmuştur. Bu tip zabıta grupları birçok ilçede vardır. Ama özellikle Fatih gibi İstanbul’un güzide bir ilçesine ve Ergun Turan gibi bir belediye başkanına bu personel&nbsp; ve bu zabıta grubu yakışmamaktadır. Aksi taktirde ciddi oy kayıplarına neden olacak ve halk anayasal olarak hukuksuzluğa maruz kalacaktır. Zabıtanın denetleme yetkisi bulunsa da, halkla şiddet içeren çatışmalara girmesi kabul edilemez bir durumdur .</span></u></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">&nbsp;Zabıtanın kamu düzenini sağlaması gereklidir, ancak bu süreçte vatandaş haklarının ihlal edilmemesi esastır. Fatih bölgesinde yaşanan zabıta şiddeti iddiaları, hukukun üstünlüğü çerçevesinde değerlendirilmeli ve yetki aşımına karşı gerekli yasal işlemler uygulanmalıdır. Kamu otoritelerinin, bu tür ihlalleri önlemek için zabıta teşkilatına insan hakları ve hukuk eğitimi vermesi, denetim mekanizmalarını güçlendirmesi gerekmektedir</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Zabıta, kamu düzenini sağlarken halkın temel haklarına saygı göstermelidir. Ancak, bazı olaylarda zabıta ekiplerinin aşırı güç kullandığı, halkın mallarına el koyarken sert ve aşağılayıcı bir üslup benimsediği görülmektedir. Özellikle dar gelirli seyyar satıcılarla yaşanan çatışmalar, sosyal adalet açısından sorgulanması gereken bir noktadır. Yerel yönetimlerin, zabıtanın halkla olan ilişkilerini insancıl bir çerçevede yönetmesi 5393 sayılı Belediye Kanunu ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu, zabıtaya belirli yetkiler tanımaktadır. Ancak, Anayasa'nın temel hak ve özgürlüklerle ilgili maddeleri uyarınca, zabıtanın yetkilerini aşması, orantısız güç kullanımı ve hukuka aykırı işlemler yapması suç teşkil etmektedir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><strong><u><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Peki Ne Yapmalı:</span></u></strong></span></span></p>

<ol>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Eğitim ve Farkındalık:</span></strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"> Zabıta personeline insan hakları, kriz yönetimi ve halkla iletişim konusunda eğitim verilmelidir.</span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Şeffaflık Mekanizmaları:</span></strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"> Zabıtanın müdahaleleri, kamera kayıtları ve halkın şikâyet mekanizmalarıyla daha şeffaf hale getirilmelidir.</span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Denetim Mekanizmalarının Güçlendirilmesi:</span></strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"> Zabıtanın yetki aşımı durumlarında bağımsız denetim birimlerinin devreye girmesi sağlanmalıdır.</span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Zabıta teşkilatı, yerel yönetimlerin en önemli kolluk birimlerinden biridir. Ancak, görev ve yetkilerini aşan müdahaleler, halk ile zabıta arasında güvensizlik yaratmaktadır. Fatih ilçesinde yaşanan olaylar, zabıtanın halka karşı tavrının gözden geçirilmesi gerektiğini göstermektedir.</span></span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Yerel yönetimlerin, zabıta-halk ilişkilerini daha insancıl, hukuka uygun ve demokratik bir zemine oturtması gerekmektedir. Şeffaflık, eğitim ve alternatif çözümler ile zabıtanın kamu düzenini sağlarken halkın haklarına saygılı bir şekilde hareket etmesi sağlanabilir.</span></span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Eğitim ve Farkındalık:</span></strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"> Zabıta personeline insan hakları, kriz yönetimi ve halkla iletişim konusunda eğitim verilmelidir.</span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Şeffaflık Mekanizmaları:</span></strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"> Zabıtanın müdahaleleri, kamera kayıtları ve halkın şikâyet mekanizmalarıyla daha şeffaf hale getirilmelidir.</span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Denetim Mekanizmalarının Güçlendirilmesi:</span></strong><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"> Zabıtanın yetki aşımı durumlarında bağımsız denetim birimlerinin devreye girmesi sağlanmalıdır.</span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Zabıta teşkilatı, yerel yönetimlerin en önemli kolluk birimlerinden biridir. Ancak, görev ve yetkilerini aşan müdahaleler, halk ile zabıta arasında güvensizlik yaratmaktadır. Fatih ilçesinde yaşanan olaylar, zabıtanın halka karşı tavrının gözden geçirilmesi gerektiğini göstermektedir.</span></span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Yerel yönetimlerin, zabıta-halk ilişkilerini daha insancıl, hukuka uygun ve demokratik bir zemine oturtması gerekmektedir. Şeffaflık, eğitim ve alternatif çözümler ile zabıtanın kamu düzenini sağlarken halkın haklarına saygılı bir şekilde hareket etmesi sağlanmalıdır.</span></span></span></span></li>
</ol>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><u><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">SİYASET BİLİMCİ VE EKONOMİ UZMANI </span></span></u></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><u><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">O.ENDÜSTRİ YÜKSEK MÜH. GÖKHAN ARSLAN</span></span></u></strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Mar 2025 00:32:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/03/gokhan-arslan-1648293937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MÜLTECİ MESELESİ VE ENFLASYON</title>
                <category>Gökhan ARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/multeci-meselesi-ve-enflasyon-20</link>
                <author>gokhanarslan@haberkizilelma.com (Gökhan ARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/multeci-meselesi-ve-enflasyon-20</guid>
                <description><![CDATA[MÜLTECİ MESELESİ VE ENFLASYON]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Türkiye son yıllarda artan enflasyonla mücadele etmek zorunda kaldı. Sadece alımı kısmak enflasyonu düşürmeye çalışmak sadece dönen çarkları kırmaktan başka bir şey değildir. Enflasyonla mücadelede alım gücünü düşürmek, uzun vadede ekonomik sorunları derinleştirebilir ve sürdürülebilir bir çözüm sunmaz. Alım gücünün azalması, tüketicilerin harcamalarını kısmasına ve talebin daralmasına yol açar, bu da ekonomik büyümeyi yavaşlatır. İnsanların satın alma gücünü düşürmek yerine, enflasyonun kökenine inerek, üretim maliyetlerini düşürmek, arz-talep dengesini sağlamak ve para politikasını dikkatle yönetmek daha etkili ve dengeli bir yaklaşım olacaktır. Alım gücünü koruyarak enflasyonu kontrol altında tutmak, toplumsal refahı ve ekonomik istikrarı destekler. Arz-talep dengesini bozan konular arasında mülteci konusu milletimize ciddi bir problem yaşatmaktadır. Türkiye, dünyada en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ülkelerden biridir. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığı'nın verilerine göre, 29 Ağustos 2024 itibarıyla Türkiye'de kayıt altına alınmış geçici koruma statüsündeki Suriyeli sayısı 3 milyon 96 bin 157 kişidir. Türkiye, Suriyeli mültecilerin yanı sıra diğer ülkelerden gelen sığınmacı ve mültecilere de ev sahipliği yapmaktadır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin 2022 yılı verilerine göre, Türkiye toplamda yaklaşık 3,6 milyon mülteciyi ağırlamaktadır. Birde gayriresmi rakamlar vardır ki 13-15 milyon mülteci ve sığınmacıdan bahsediliyor.<span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"> Bu rakamlar, Türkiye'nin mülteci krizine yönelik büyük bir sorumluluk üstlendiğini göstermektedir. </span></span>10 milyon olduğu kabul etsek en azından 1 adet ekmek yeseler günde 10 milyon ekmek yapar ki buda arz-talep dengesini ciddi şekilde etkiler ve sadece ekmekten bile enflasyon yükselir. Gıda enflasyonunda birinci olmamızda ki en büyük sebeplerden biride bu mülteci konusudur. Neyse biz konumuza geri dönelim.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Öncelikle enflasyon nedir buna bakalım:</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Enflasyon, bir ekonomide mal ve hizmetlerin genel fiyat seviyesinin sürekli ve belirgin bir şekilde yükselmesi anlamına gelir. Başka bir deyişle, enflasyon, bir ülkenin para biriminin satın alma gücünün azalmasıdır. Fiyatlar arttığında, aynı miktarda para ile daha az mal ve hizmet satın alınabilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Enflasyonun temel nedenleri arasında şu faktörler yer alır:</span></span></span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Talep Enflasyonu:</span></span></strong><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"> Mal ve hizmetlere olan talep, arzın üzerinde olduğunda fiyatlar artar. Örneğin, insanlar daha fazla ürün satın almak ister ama bu ürünler yeterince üretilmezse, fiyatlar yükselir.</span></span></span></span></li>
	<li><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Maliyet Enflasyonu:</span></span></strong><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"> Üretim maliyetleri (ham madde, iş gücü, enerji gibi) arttığında, bu artışlar nihai ürünlerin fiyatlarına yansıtılır ve enflasyon meydana gelir.</span></span></span></span></li>
	<li><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Para Arzının Artması:</span></span></strong><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"> Bir ülkedeki para miktarı hızlı bir şekilde artarsa, dolaşımdaki para arzı fazla olur ve bu da mal ve hizmetlerin fiyatlarının yükselmesine yol açar.</span></span></span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Enflasyon ölçülürken genellikle <strong>Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE)</strong> ve <strong>Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE)</strong> gibi göstergeler kullanılır. TÜFE, tüketicilerin satın aldığı mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki değişimi izlerken, ÜFE üreticilerin karşılaştığı maliyet artışlarını gösterir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Enflasyonun etkileri:</span></span></strong></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Alım gücünün düşmesi:</span></span></strong><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"> Yüksek enflasyon, paranın değerini azaltır. Bu durumda, aynı miktarda para ile daha az mal ve hizmet satın alınabilir.</span></span></span></span></li>
	<li><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Tasarrufların erimesi:</span></span></strong><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"> Paranın değer kaybetmesi, tasarruf sahiplerinin birikimlerinin reel değerini azaltır.</span></span></span></span></li>
	<li><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Faiz oranları:</span></span></strong><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"> Enflasyon yükseldiğinde merkez bankaları genellikle faiz oranlarını artırarak enflasyonu kontrol altına almaya çalışır.</span></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Kontrolsüz enflasyon, ekonomik istikrarsızlığa yol açar, bu nedenle enflasyonun düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutulması önemlidir.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Türkiye’nin son yıllarda karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan biri, milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapmasıdır. Bu durum, insani bir sorumluluk ve zorunluluk olarak görülse de, ekonomik açıdan ciddi etkiler yaratmaktadır. Bir mühendis ve siyaset bilimci &nbsp;ekonomist olarak, mültecilerin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkilerine özellikle enflasyon ve genel ekonomik denge üzerinden bakmak faydalı olacaktır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Enflasyon Üzerinde Mültecilerin Rolü</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Enflasyon, bir ülkede mal ve hizmet fiyatlarının genel düzeyinde sürekli bir artış anlamına gelir. Mültecilerin ülkeye giriş yapması, özellikle gıda, konut, sağlık ve diğer temel hizmetler üzerindeki talebi artırarak fiyatların yükselmesine yol açar. Türkiye’de mültecilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde kira fiyatlarının ciddi şekilde arttığı gözlemlenmektedir. Artan talep karşısında arzın sınırlı kalması, bu fiyat artışlarını körükleyen temel unsurlardan biridir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Mülteciler genellikle düşük gelirli kesimlerde yaşamayı tercih ettiklerinden ve bu bölgelerde kiraların yükselmesi, dar gelirli Türk vatandaşlarının yaşam maliyetini doğrudan etkilemektedir. Bu durum, özellikle gıda ve temel tüketim maddelerindeki fiyat artışlarıyla birleştiğinde enflasyonu yukarı çeken faktörlerden biri haline gelmektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">İşgücü Piyasasında Baskı</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Mültecilerin yoğun olarak ucuz işgücü olarak çalışması, kayıt dışı ekonomiyi teşvik eder. Kayıt dışı çalışan mülteciler, genellikle yerli iş gücünün ücretlerini baskı altında tutar ve bu da yerli halk(!) arasında işsizliği artırabilir. Türkiye’de özellikle inşaat, tarım ve tekstil gibi sektörlerde mültecilerin yoğun olarak çalıştığı gözlemlenmektedir. Bu sektörlerde düşük ücretle çalışan mülteciler, iş gücü maliyetlerini düşürse de, genel ücret seviyelerini de aşağıya çekerek uzun vadede işgücü piyasasında dengesizlik yaratır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bu dengesizlik, işsizliğin artmasına ve halkın alım gücünün düşmesine yol açar. Halkın alım gücü düştüğünde ise talep daralması yaşanır ve bu da ekonomik büyümeyi olumsuz etkiler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Kamu Harcamalarındaki Artış</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Mültecilerin ülkeye girişiyle birlikte devletin sosyal harcamalarındaki artış da dikkat çekici bir unsurdur. Eğitim, sağlık, sosyal yardım gibi alanlarda yapılan harcamalar, ülkenin bütçesine ek bir yük getirir. Türkiye, mültecilerin ihtiyaçlarını karşılamak adına büyük bir finansal kaynak ayırmaktadır. Bu harcamalar, bütçe açığını artırarak devletin borçlanma ihtiyacını yükseltir ve bu da enflasyonu körükler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Devletin borçlanma oranının artması, faiz oranlarını yukarı çeker ve bu da özel sektörün borçlanma maliyetlerini artırarak yatırımları olumsuz etkiler. Yatırımların düşmesi, işsizliği artırırken ekonomik büyümenin de yavaşlamasına yol açar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Yüksek Konut Fiyatları ve Yaşam Maliyeti</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Mültecilerin yoğun olduğu şehirlerde konut talebinin artması, bu bölgelerdeki emlak fiyatlarının yükselmesine neden oldu. Örneğin, Gaziantep, Şanlıurfa, Hatay gibi şehirlerde konut fiyatlarının diğer bölgelere kıyasla daha hızlı arttığı gözlemlenmektedir. Bu durum, dar gelirli vatandaşlar için barınma sorunlarını artırırken, ülke genelinde yaşam maliyetini de yükseltir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Konut fiyatlarındaki artış, hem kira hem de mülkiyet fiyatlarını etkileyerek geniş bir kesimin alım gücünü düşürmektedir. Bu etki, sadece düşük gelirli vatandaşlar üzerinde değil, orta sınıf üzerinde de ciddi bir baskı yaratmaktadır. Orta sınıfın refah düzeyindeki gerileme ise ekonominin uzun vadede sürdürülebilir büyümesini tehdit etmektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Sonuç</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Türkiye, bir yandan mültecilere ev sahipliği yaparken, diğer yandan bu durumun ekonomik ve sosyal maliyetleriyle başa çıkmak zorunda kalıyor. Mültecilerin enflasyonu artırması, işgücü piyasasındaki dengesizlikler ve kamu harcamalarındaki artış gibi etkiler, ülke ekonomisi üzerinde baskı yaratmaktadır. Bu sorunların çözüme kavuşturulabilmesi için mülteci politikalarının ekonomik gerçeklerle daha uyumlu hale getirilmesi ve özellikle kayıt dışı ekonomiyle mücadele edilmesi gerekmektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Mültecilerin entegrasyonunun sağlıklı bir şekilde yapılması, sadece insani değil, aynı zamanda ekonomik açıdan da sürdürülebilir bir yapının kurulmasına katkı sağlayacaktır. Ancak bu süreçte ekonomik dengenin korunması ve toplumun genel refahının göz önünde bulundurulması büyük önem taşımaktadır.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Gökhan ARSLAN</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 Nov 2024 14:28:40 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/03/gokhan-arslan-1648293937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türk Milliyetçiliğinin Fikir Babası Ziya Gökalp</title>
                <category>Gökhan ARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/turk-milliyetciliginin-fikir-babasi-ziya-gokalp-19</link>
                <author>gokhanarslan@haberkizilelma.com (Gökhan ARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/turk-milliyetciliginin-fikir-babasi-ziya-gokalp-19</guid>
                <description><![CDATA[Türk Milliyetçiliğinin Fikir Babası Ziya Gökalp]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Türk milliyetçiliği dendiğinde, bu düşünceyi sistematik hale getiren en önemli isimlerden biri Ziya Gökalp’tir. Gökalp, Türk milletinin kültürel, siyasi ve toplumsal kimliğini derinlemesine ele almış, fikirleriyle Türkiye Cumhuriyeti'nin ideolojik temellerini oluşturan önemli bir düşünür ve sosyolog olmuştur. Onun eserleri, Cumhuriyet’in inşa sürecinde sadece edebiyatı ve sosyal bilimleri değil, aynı zamanda devlet politikalarını da etkilemiştir. Gökalp’in fikir dünyasında kültür, milliyetçilik ve modernleşme üçlüsü merkezi bir yer tutar ve bu bağlamda ortaya koyduğu görüşler, Türkiye'nin uluslaşma sürecinde mihenk taşı niteliğindedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Ziya Gökalp’in Hayatı ve Fikir Dünyası</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Ziya Gökalp, 1876 yılında Diyarbakır’da doğmuş, genç yaşlarda İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılarak politik düşüncelerini pratiğe dökmeye başlamıştır. Batı'nın modernleşme modellerini inceleyen Gökalp, bu deneyimlerden hareketle Türk milletinin kendi köklerine dönerek modernleşmesi gerektiğini savunmuştur. Ona göre Batı'nın sadece teknolojik ve bilimsel gelişmelerini almak yeterli değildi; kültürel anlamda da bir diriliş yaşanmalıydı. Türk milletinin tarihine, kültürüne ve diline bağlı kalarak Batı'nın modern dünyasında kendine yer bulabileceğini dile getiren Gökalp, bu görüşünü "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" sloganıyla özetlemiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Gökalp’in bu düşüncesi, sadece bir slogan olmanın ötesine geçerek Türk milliyetçiliğinin temel taşlarını oluşturmuştur. Ona göre Türkleşmek, Türk kültürünü esas almak, İslamlaşmak ise Türk-İslam sentezi çerçevesinde manevi değerleri yaşatmak anlamına geliyordu. Muasırlaşmak ise Batı'nın bilimsel ve teknolojik gelişmelerine ayak uydurmayı ifade ediyordu. Bu üç kavram, Gökalp’in milliyetçilik anlayışının temel direkleri haline gelmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Ziya Gökalp’in Milliyetçilik Anlayışı</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Gökalp’in milliyetçilik anlayışı, kültürel milliyetçiliğe dayanmaktadır. Milliyetçiliği sadece bir ırk veya etnik köken meselesi olarak görmez; onu kültürel, tarihsel ve dilsel birlikteliğin bir ürünü olarak değerlendirir. Bu görüşü şu sözlerinde açıkça görülmektedir:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><em><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">"Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan; vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan!"</span></span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bu ünlü sözüyle Gökalp, Türk milletinin sadece belirli coğrafi sınırlarla tanımlanamayacağını, kültürel ve tarihsel bir birlikteliği işaret ettiğini vurgulamaktadır. Ona göre, Türk milleti sadece Türkiye sınırları içinde yaşayanlarla sınırlı değildir; tüm Türk dünyası, ortak bir kültür, tarih ve dil ile birbirine bağlıdır. "Turan" kavramı, bu birlikteliğin simgesidir. Ancak, Gökalp'in "Turan" düşüncesi, bir ırkçılık değil, kültürel bir ülküdür. O, Türk milletini birleştiren en önemli unsurun dil, tarih ve kültür olduğunu savunur. Gökalp’in bir diğer önemli sözü olan:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><em><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">"Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur, köylü anlar manasını namazdaki duanın; bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur, küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda'nın!"</span></span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bu sözleri, Türkçenin sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda manevi ve toplumsal hayatın merkezinde yer alması gerektiğini anlatır. Gökalp, dilin bir milletin ruhu olduğuna inanmış ve Türkçenin her alanda yaygınlaşması gerektiğini savunmuştur. Ona göre dil, bir milletin kimliğini ve kültürünü geleceğe taşıyan en önemli unsurdur. Gökalp, Türk milletinin kültürel bağımsızlığı için dilin merkezde olduğunu belirtmiş ve bu düşüncesi Cumhuriyet’in kuruluşunda büyük bir etkiye sahip olmuştur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Kültür ve Medeniyet Ayrımı</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Gökalp, kültür ve medeniyet arasında bir ayrım yapar. Ona göre, kültür, bir milletin kendi öz değerleridir; gelenekler, örf ve adetler, sanat, dil, din ve tarih bu bağlamda kültürü oluşturur. Medeniyet ise milletler arası bir süreçtir ve tüm insanlık için ortak olan teknik, bilimsel ve felsefi ilerlemelerdir. Bu ayrımı şu sözleriyle açıklar:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><em><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">"Türkleşmek kültür meselesidir; medeniyet değil!"</span></span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Gökalp, bir milletin kendi kültürünü koruyarak modernleşebileceğini savunur. Türk milletinin Batı medeniyetinin bilim ve teknik gelişmelerinden faydalanarak modernleşmesi gerektiğini ancak kendi kültürel köklerinden kopmaması gerektiğini dile getirir. Bu bağlamda Gökalp, Batıcılık ile Türkçülüğü birleştiren bir düşünür olarak öne çıkar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Ziya Gökalp’in Türk Düşünce Hayatına Katkıları</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Ziya Gökalp’in fikirleri, Cumhuriyet Türkiye'sinin temel ideolojik dayanaklarını oluşturmuştur. Onun “Türkçülük” fikri, Türk milletinin tarihsel ve kültürel mirasını yeniden keşfetme çabasıyla şekillenmiş ve bu süreç, Türkiye'nin modernleşme hamlelerine yön vermiştir. Gökalp’in dil ve eğitim konusundaki görüşleri, Cumhuriyet'in ilk yıllarında gerçekleştirilen reformlara ilham kaynağı olmuştur. Türk Dil Kurumu’nun kurulması, dilde sadeleşme hareketi ve halkın eğitimi gibi konular Gökalp’in düşüncelerinden beslenmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Sonuç olarak, Ziya Gökalp, Türk milliyetçiliğinin kurucu babası olarak kabul edilir. Onun kültürel milliyetçilik anlayışı, Türk milletinin modern dünyada kendi kimliğini koruyarak var olabilmesi için bir rehber olmuştur. Gökalp’in şu sözü, onun Türk milleti için çizdiği idealin en güzel ifadesidir:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><em><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">"Türk milleti, dillerin en güzeli olan Türkçeyle konuşacak ve maneviyatını yine Türkçeyle ifade edecektir."</span></span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bu ideal, sadece geçmişin değil, geleceğin de bir yol haritası olarak Türk milletinin önünde durmaktadır. Ziya Gökalp’in fikirleri, bugün de Türk milletinin kültürel varlığına, birliğine ve bağımsızlığına ışık tutmaya devam etmektedir.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 25 Oct 2024 10:16:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/03/gokhan-arslan-1648293937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Toplum Düşmanları; Sanal Kumar  ve Terör Belası</title>
                <category>Gökhan ARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/toplum-dusmanlari-sanal-kumar-ve-teror-belasi-18</link>
                <author>gokhanarslan@haberkizilelma.com (Gökhan ARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/toplum-dusmanlari-sanal-kumar-ve-teror-belasi-18</guid>
                <description><![CDATA[Toplum Düşmanları; Sanal Kumar  ve Terör Belası]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye'de Yasa Dışı Kumar: Zararları ve Önleme Yolları</strong><br />
Yasa dışı kumar, sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada toplumsal ve ekonomik sorunlara yol açan ciddi bir problemdir. Türkiye'de kumar oynama alışkanlığı, özellikle dijital platformların yaygınlaşması ile birlikte daha görünmez ve çok kolay ulaşılabilir bir hale gelmiştir. Ancak, kumarın bireyler ve toplum üzerindeki olumsuz etkileri oldukça yıkıcıdır.&nbsp;<br />
<strong>1. Yasa Dışı Kumarın Zararları<br />
a. Bireysel ve Psikolojik Etkiler</strong><br />
Kumar bağımlılığı, bireyler üzerinde psikolojik &nbsp;bağımlılık yapıcı etkiler gösterir. Kumar oynayan kişiler, önce kazanmak için sonra da maddi kayıplarını telafi etmek amacıyla sürekli olarak kumar oynama eğilimindedirler. Bu durum, bir süre sonra kumar oynayan bireylerde stres, kaygı, depresyon ve hatta intihara sürükleyebilecek kadar ciddi ruhsal sorunlara yol açmaktadır. Yasa dışı kumar oynayan kişilerin çoğu, kazanç elde etmek yerine sürekli kayıplar yaşar, bu da bireyde hırsla birlikte gelişen kendini yetersiz bulma ve umutsuzluk hislerini artırır.<br />
<strong>b. Aile Yapısına Olumsuz Etkileri</strong><br />
Kumar, yalnızca bireyin değil, ailenin de hayatını olumsuz etkiler. Kumar bağımlısı bireyler, evdeki ekonomik dengeleri bozarak aile üyeleriyle olan ilişkilerini zayıflatır. Birçok durumda, kumar borçları nedeniyle aile fertleri maddi ve manevi zorluklar yaşar. Evliliklerde anlaşmazlıklar ve yalan gitgide artar, çocuklar ihmal edilir ve ailedeki güven ortamı ciddi şekilde sarsılır. Aile içi şiddet, boşanma ve çocukların psikolojik olarak etkilenmesi gibi sorunlar kumar bağımlılığı ile bağlantılı olarak sıkça görülmektedir.<br />
<strong>c. Ekonomik Etkiler ve Örgütlerin Ekonomisini Güçlendirmesi</strong><br />
Yasa dışı kumar, bireylerin ekonomik kaynaklarını hızla tüketen bir alışkanlıktır. Kumar borçları nedeniyle insanlar mal varlıklarını kaybedebilir, kredi çekebilir veya yasa dışı borç yollarına başvurabilirler. Bu ekonomik sorunlar, bireylerin çalışma hayatlarını da olumsuz etkileyerek iş verimliliğinin düşmesine ve iş kayıplarına neden olmaya başlar Ayrıca, yasa dışı kumarın toplumun genel ekonomik düzenine de zarar verici etkileri vardır. Vergi dışı bırakılan bu sektör, kamu kaynaklarının azalmasına ve suç örgütlerinin güçlenmesine zemin hazırlar. Özellikle son yıllarda yasa dışı sanal kumarın, terör örgütleriyle olan bağlantıları ortaya çıkmış ve bu durum, devletlerin ve güvenlik güçlerinin dikkatini çekmiştir. Terör örgütlerinin finansmanında yasadışı sanal kumarın rolünü anlamak, bu sorunu daha iyi kavramak için kritik öneme sahiptir.<br />
Yasadışı sanal kumar, genellikle kayıt dışı ekonomi içinde faaliyet gösteren ve devletin denetiminden kaçan platformlar üzerinden yürütülmektedir. Bu siteler, kullanıcıların banka hesaplarını veya kripto para birimlerini kullanarak para yatırmalarına ve çekmelerine olanak sağlar. Bu faaliyetler, genellikle şeffaf olmayan ve takip edilemeyen kanallar üzerinden gerçekleşir. Bu nedenle, yasa dışı sanal kumar siteleri kara para aklama ve suç gelirlerini gizleme amacıyla kullanılmaya elverişlidir.<br />
Kumar siteleri, kullanıcıların hızlı kazanç elde etme hevesini kullanarak büyük miktarda para toplar ve bu para akışları çoğu zaman organize suç örgütlerine, hatta terör gruplarına ulaşır. Kripto para birimlerinin kullanımının artması, bu tür platformların takibini daha da zorlaştırmış ve yasa dışı mali faaliyetlerin önünü açmıştır.&nbsp;<br />
<strong>2. Terör Örgütlerinin Finansmanında Yasadışı Kumarın Rolü</strong><br />
Terör örgütleri, faaliyetlerini sürdürebilmek ve geniş çaplı saldırılar düzenleyebilmek için sürekli bir finansal kaynak ihtiyacı duyarlar. Geleneksel kaynakların (uyuşturucu, kaçakçılık, insan ticareti gibi) yanı sıra, yasa dışı sanal kumar da bu örgütlerin son zamanlarda önemli gelir kaynaklarından biri haline gelmiştir. Yasadışı kumarın terör örgütleriyle bağlantısına dair başlıca iki temel mekanizma bulunmaktadır:<br />
<strong>a. Kara Para Aklama</strong><br />
Yasadışı sanal kumar siteleri, terör örgütlerinin kara para aklama operasyonları için ideal platformlar sunar. Bu siteler aracılığıyla elde edilen kazançlar, yasal ve yasa dışı gelirlerin birbirine karıştığı bir ortam yaratır. Bu şekilde, terör örgütleri kirli parayı yasal gibi göstermekte ve elde edilen fonları örgütsel faaliyetler için kullanmaktadır. Kripto paralarla yapılan işlemler, anonimlik sağlayarak bu süreci daha da kolaylaştırır. Örgütler, bu platformlar üzerinden elde ettikleri parayı silah alımı, terörist eğitimi,bombalı eylemler ve propaganda faaliyetleri için kullanmaktadırlar.<br />
<strong>b. Dolaylı Bağlantılar ve Üyelik Ücretleri</strong><br />
Bazı terör örgütleri, doğrudan sanal kumar siteleri işletmese de bu siteleri kontrol eden suç örgütleriyle iş birliği yapmaktadır. Yasadışı kumar sitelerinden elde edilen gelirler, bu tür iş birlikleri aracılığıyla terör örgütlerine aktarılmaktadır. Ayrıca, sanal kumar platformları, bazı terör gruplarına üye kazandırma ve finansal destek sağlama aracı olarak kullanılmaktadır. Terör örgütleri, bu platformlardan kazandıkları parayı kendi ideolojik ve operasyonel faaliyetlerini desteklemek amacıyla kullanmaktadırlar.<br />
<strong>3. Terör Örgütleri ve Yasadışı Kumar Siteleri Arasındaki İlişkiler</strong><br />
Birçok terör örgütü, finansman kaynaklarını çeşitlendirmek amacıyla yasadışı ekonomik faaliyetlere yönelmektedir. Özellikle internetin anonimliği, terör örgütlerinin yasa dışı sanal kumar sitelerine erişimini ve bunları kullanmasını kolaylaştırmaktadır.<br />
<strong>a. PKK ve Diğer Bölgesel Örgütler</strong><br />
Türkiye’de yasa dışı kumarın terör örgütleriyle bağlantısına en bilinen örneklerden biri PKK’dır. PKK, uyuşturucu kaçakçılığı gibi diğer yasa dışı faaliyetlerin yanı sıra, yasa dışı kumar ve bahis gelirlerinden de önemli ölçüde faydalanmaktadır. Kumar gelirleri, örgütün lojistik ve operasyonel giderlerinin karşılanmasında kullanılmakta ve bu gelirler sayesinde örgüt, faaliyetlerini sürdürebilmektedir.<br />
<strong>b. DAEŞ ve Uluslararası Terör Örgütleri</strong><br />
DAEŞ gibi uluslararası terör örgütleri de yasa dışı finansal faaliyetlerde oldukça aktiftir. Bu örgütler, yasa dışı kumar ve çevrimiçi bahis platformlarını, özellikle kripto para işlemleri aracılığıyla mali kaynak sağlamak için kullanmaktadırlar. DAEŞ'in dijital dünyadaki etkinliği, bu tür finansman yöntemlerine kolayca erişebilmesini sağlamaktadır.<br />
<strong>4. Yasadışı Sanal Kumar ve Terörle Mücadele Yolları</strong><br />
Yasa dışı sanal kumar ve terör örgütleri arasındaki bu bağlantılar, devletler ve uluslararası kuruluşlar için önemli bir tehdit oluşturmaktadır. Bu tehditlerle mücadele etmek için atılması gereken bazı adımlar şunlardır:<br />
<strong>a. Kapsamlı Yasal Düzenlemeler</strong><br />
Yasa dışı kumar faaliyetlerinin önlenmesi için daha kapsamlı ve sıkı yasal düzenlemelere ihtiyaç vardır. Özellikle internet üzerindeki kumar sitelerine erişimin engellenmesi ve bu sitelerin işlemlerinin daha sıkı şekilde denetlenmesi gerekmektedir. Kripto para işlemlerinin şeffaf hale getirilmesi ve izlenebilirliğinin artırılması da önemlidir.<br />
<strong>b. Uluslararası İş Birliği</strong><br />
Yasadışı kumar ve terör finansmanı, küresel bir sorun olduğundan, uluslararası iş birliği bu mücadelenin temel taşlarından biridir. Ülkeler arası bilgi paylaşımı, mali denetimler ve yasal yaptırımların koordinasyonu sayesinde, yasa dışı kumarın ve terör finansmanının önlenmesi daha etkili bir şekilde sağlanabilir.<br />
<strong>c. Toplumsal Farkındalık ve Eğitim</strong><br />
Kumarın zararlı etkileri konusunda toplumsal farkındalığın artırılması, bu sorunun köküne inmek açısından önemli bir adımdır. Özellikle gençler ve risk altındaki bireyler, kumarın hem bireysel hem de toplumsal zararları hakkında bilinçlendirilmelidir.</p>

<p><strong>d. Yasal Düzenlemeler ve Denetimler</strong><br />
Yasa dışı kumarın önlenmesi için etkili yasal düzenlemeler yapılmalı ve mevcut yasalar daha sıkı şekilde uygulanmalıdır. Türkiye'de mevcut yasalar, kumar oynamayı ve oynatmayı yasaklamış olmasına rağmen, denetimlerin yetersiz kalması bu faaliyetlerin devam etmesine olanak tanımaktadır. Özellikle internet üzerinden oynanan kumar sitelerine yönelik denetim ve engellemelerin artırılması gerekmektedir. Ayrıca, yasa dışı kumardan elde edilen gelirlerin izlenmesi ve suç örgütleriyle olan bağlantıların kesilmesi, devletin bu alandaki mücadelesini güçlendirecektir.<br />
<strong>e. Eğitim ve Farkındalık Çalışmaları</strong><br />
Kumar bağımlılığıyla mücadelede en önemli adımlardan biri, toplumu bu konuda bilinçlendirmek ve eğitici programlar düzenlemektir. Burada Devlet kurumlarına ve STK’lara ciddi görevler düşmektedir. Kumarın zararları hakkında toplumda farkındalık yaratacak kampanyalar yapılmalı, özellikle genç nesiller hedef alınarak eğitici içerikler sunulmalıdır. Okullarda ve ailelerde kumarın zararları hakkında bilgilendirici programlar düzenlenmelidir. Bu sayede, bireylerin kumar bağımlılığına yakalanmadan önce bilinçlenmeleri sağlanmalıdır<br />
<strong>f. Bağımlılık Tedavi Merkezleri</strong><br />
Kumar bağımlılığı, tıpkı alkol veya uyuşturucu bağımlılığı gibi ciddi bir bağımlılıktır ve tedavi edilmesi gerekmektedir. Türkiye'de kumar bağımlıları için özel tedavi merkezleri kurulmalı ve mevcut sağlık hizmetleri bu sorunu çözmeye yönelik rehabilitasyon programları geliştirmelidir. Ayrıca, bu bireyler için psikolojik destek ve danışmanlık hizmetleri sunulmalı, kumardan uzaklaşmaları için sosyal yardım projeleri hayata geçirilmelidir.<br />
<strong>g. Ailelere Destek</strong><br />
Aile içi sorunların çözülmesi ve kumar bağımlılığına sahip bireylere destek olunması adına aile danışmanlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması büyük önem taşır. Aile içindeki iletişim kopuklukları giderilmeli, kumar bağımlısı bireyin rehabilitasyon sürecinde ailesinin desteği sağlanmalıdır.<br />
<strong>Sonuç</strong><br />
Yasa dışı kumar, hem bireylerin hem de toplumun üzerinde yıkıcı etkilere sahip olan bir bağımlılıktır. Bu sorunun çözülmesi için etkili yasal düzenlemeler, denetimler, eğitim çalışmaları ve rehabilitasyon hizmetleri bir arada yürütülmelidir. Kumar bağımlılığı, sadece ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyokültürel boyutları olan bir problemdir ve toplumun her kesimini olumsuz etkiler. Hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bilinçli ve kararlı adımlar atarak bu sorunun üstesinden gelmek mümkündür. Yasadışı sanal kumar, terör örgütlerinin finansmanında önemli bir rol oynamakta ve ulusal güvenlik açısından ciddi tehditler oluşturmaktadır. Bu tehditlerle başa çıkmak, yalnızca mali denetim ve yasal düzenlemelerle değil, aynı zamanda uluslararası iş birliği ve toplumsal farkındalıkla mümkün olabilir. Yasa dışı kumarın terör örgütleriyle olan bu tehlikeli bağlantısı, dünya genelinde daha güçlü bir mücadele gerektiren kritik bir sorundur.</p>

<p>GÖKHAN ARSLAN</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 19 Oct 2024 18:51:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/03/gokhan-arslan-1648293937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İMPARATORLUKTAN MİLLİ DEVLETE GEÇİŞ SÜRECİNDE TÜRK SOSYOLOJİSİNİN “TÜRK KİMLİĞİ”Nİ TANIMLAMA GAYRETLERİ&quot;</title>
                <category>Dr. Zeki Anıt</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/imparatorluktan-milli-devlete-gecis-surecinde-turk-sosyolojisinin-turk-kimligini-tanimlama-gayretleri-17</link>
                <author>mustafa_2711@hotmail.com (Dr. Zeki Anıt)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/imparatorluktan-milli-devlete-gecis-surecinde-turk-sosyolojisinin-turk-kimligini-tanimlama-gayretleri-17</guid>
                <description><![CDATA[İMPARATORLUKTAN MİLLİ DEVLETE GEÇİŞ SÜRECİNDE TÜRK SOSYOLOJİSİNİN “TÜRK KİMLİĞİ”Nİ TANIMLAMA GAYRETLERİ"]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlık tarihinde millet olma vasfı kazanan toplumlar, milletleşme sü- recinde birbirinden farklı tarihi bir gelişme süreci izlediklerinden, kendi- lerini diğer toplumlardan ayıran özellikler kazanırlar. Türk milleti, tarihi gelişme çizgisine uygun bir akış içerisinde millet olma vasfını kazan- mıştır. Aynı soydan gelen, aynı dili konuşan, ortak bir tarihi ve kültürü paylaşan ve geleceğe dair ortak özlem ve hedefleri bulunan insanlardan oluşan toplumsal yapı, Türk milletinin genel karakterini belirlemiştir. Ta- rih boyunca kimliğini koruyan ve egemenlik gücünü elinde bulunduran Türk milleti, 20. yüzyıla gelindiğinde dünya egemenliğini ele geçiren Batı toplumlarının tazyikiyle bağımsızlığını kaybetme tehlikesiyle karşı kar- şıya kalmış, insanlık tarihi içerisinde eşine rastlanmayacak kadar güçlü bir direniş, dayanışma ve mukavemetle kimliğini, bağımsızlığını ve ta- rihi sürekliliğini korumayı başarmıştır. Ancak dağılan imparatorluktan devralınan değişik din ve milliyete mensup unsurların Türk toplumuna dahil edilebilmesi için, Türk milletinin sahip olduğu özellikleri kazandı- ran ayırt edici unsurların aslında tek başına bir anlam ifade etmediğinin gösterilmesi ve önemli olan geleceğe dair hedeflerin ortak bir kimlik ta- nımlamasının en önemli belirleyici olduğunun vurgulanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Fransız sosyolojisinin toplumsal kimlik tanımlaması ile il</p>

<p>gili yöntemlerini esas alarak Türk kimliğini tanımlayan Türk sosyolojisi, değişik din ve milliyete mensup toplum kesitlerini Türk kimliği altında toplamayı başarmıştır.</p>

<p>Çalışmamızda öncelikle bir bilim olarak sosyolojinin doğuş koşulları ele alınacak, toplum olayları karşısında sosyolojinin sınırları tartışılacaktır. Ayrıca, Batı toplumlarının elde etmiş olduğu dünya egemenliğini hazır- layan koşullar çerçevesinde, egemenlik kaynağının Batı toplumlarının üstünlüğü ekseninde açıklama girişiminde bulunan Batı sosyolojisinin üstlendiği görev ve açıklama modelleri değerlendirilecektir. Batı toplum- larında özellikle Fransa’da ortaya çıkan siyasi ve sosyal sorun ve açmaz- lara çözüm arayışı içerisinde ortaya çıkan Fransız sosyolojisinin toplum- sal kimlik tanımlaması yönündeki çözüm önerileri ele alınacaktır.</p>

<p>Batı’da sosyolojinin tartışıldığı dönemde Türkiye’nin karşı karşıya bulun- duğu sorun ve açmazlara çözüm arayışları çerçevesinde tanınan ve milli devletle birlikte ortaya çıkan milli kimliğin tanımlanmasına yönelik top- lumsal kimlik tartışmalarının içerisine giren Türk sosyolojisinin yurdu- muzdaki başlangıç öyküsü tartışılacaktır. Bu çerçevede Türkiye’de milli kimliğin tanımlanmasında ortaya çıkan sorunlar ve bu sorunlara getirilen çözüm önerileri sebep ve sonuçlarıyla birlikte değerlendirilecektir. Türk toplumunun toplumsal kimlik belirleyicileri ele alınacak, Türk eğitim sis- temi ve lise sosyoloji derslerinin bu konudaki yaklaşımı incelenecek ve Türkiye’de ilk olarak Mehmet İzzet ve ardından Necmettin Sadak tara- fından hazırlanan lise sosyoloji ders kitaplarının başarı ve başarısızlıkları ortaya konulacaktır.</p>

<p><strong>1. Sosyolojinin Doğuşu ve Türkiye’ye Girişi</strong></p>

<p>Toplumsal ilişkiler çerçevesinde ortaya çıkan sorun ve açmazları anlama, açıklama ve çözüm bulma gayretleri insanlık tarihinin geniş bir özeti ola- rak karşımıza çıkmaktadır. İnsanoğlunun doğa ile kurduğu ilişkilerinde karşısına çıkan güçlüklerin tanımlanması ve aşılması konusundaki bilim- sel çaba ve üretimleri bir yana bırakılırsa, toplum içi ve toplumlararası ilişkilerden doğan sorunların açıklanması ve çözüm önerilerinin gelişti- rilmesi çabaları, bir bilim olarak sosyolojinin ortaya çıkışından önce de ilim ve felsefe çalışmalarının konusu olmuştur. Ancak toplumsal sorunla- rın doğru bir şekilde ortaya konulabilmesi ve geçerli çözüm önerilerinin&nbsp;</p>

<p>geliştirilebilmesi için sosyolojinin doğuşunu beklemek gerekecektir.</p>

<p>Toplum ve toplum olayları, sosyolojinin doğuşuyla birlikte ortaya çıkan olaylar olmadığı gibi, insanlık tarihi içerisinde toplum ve toplum olayla- rını anlama ve açıklama çabaları da, sosyolojinin bir bilim olarak ortaya çıkışıyla da başlamamıştır. Bu çabalar yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Toplum olaylarının açıklanması çabaları bu süre içerisinde toplum felse- fesinin çalışma alanı içerisinde kalmıştır. Sosyolojinin doğuşu, toplumsal alandaki köklü dönüşümlerin, çalkantıların ve bunalımların yaşandığı döneme rastlamaktadır.</p>

<p>En geniş anlatımla toplum ve toplum olaylarını inceleyen bir bilim dalı olarak tanımlayabileceğimiz sosyolojinin konusu olan toplum ve toplum olayları, toplumların tarihi gelişim sürecine paralel olarak ortaya çıkarlar ve zaman/mekan boyutuna bağlı olarak kendine özgü özellikler kazanır- lar. Batının, Batı-dışı toplumlar karşısında elde ettiği üstünlüklerin açık- lanması, ortaya çıkan sorun ve açmazlara çözüm getirilmesi çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkan sosyoloji zamanla bütün toplumlarda karşılık bulacaktır.</p>

<p>Bütün dünya için yeni bir bilim dalı olan Sosyoloji “1789 tarihinde ger- çekleşen burjuva devriminin ardından siyasi ve sosyal açıdan büyük bunalımlar içinde kıvranan ve bir türlü dengesini bulamayan Fransa’da Auguste Comte ile Le Play’nin elinde doğmuştur.”2 Çünkü bir bilim ola- rak sosyolojinin ortaya çıkabilmesi için ihtiyaç duyulan şartlar ancak 19. yüzyılın ilk yarısında oluşmaya başlamıştır.</p>

<p>“19. yüzyılda Batı Avrupa ülkelerinde görülen sosyolojinin konusu içi- ne girebilecek bilgilerin sistemleştirilmesi çabası bir süre kendi sınırları içerisinde kalmış, içinden çıktığı ülkelerin dışına taşmamıştır. Doğu ülke- lerinde, belki de günümüzde bile, sosyoloji Batı’da gelişen ve Batı’dan öğ- renilen bir bilim dalı olmuştur.”3 Hatta diğer Batı ülkeleri bir yana sosyo- loji zaman zaman bir Fransız bilimi olarak tanıtılmıştır. Emile Durkheim, 19. yüzyıl Fransız sosyolojisi ile ilgili olarak yaptığı bir değerlendirmede, “19. yüzyıl sosyolojisinin ilerlemesinde Fransa’ya düşen payı belirlemek, bu bilimin büyük bir kısmının tarihini yapmaktır. Çünkü 19. yüzyılda bu&nbsp;</p>

<p>bilim bizde doğmuş ve tam anlamıyla bir Fransız bilimi olarak kalmıştır”4 şeklinde bir yorum yapmıştır.</p>

<p>Bir bilim olarak sosyolojinin 19. yüzyılda Batı Avrupa ülkelerinde ve özellikle Fransa’da ortaya çıkmasının sebebinin anlaşılabilmesi için Batı tarihindeki gelişmelere kısaca bakmak gerekir. Gerçekten de o dönem- de Batı’da görülen ekonomik, sosyal ve siyasi gelişmeler, Batı toplum- larının diğer toplumlar karşısında elde ettiği üstünlük ve bu üstünlüğe bağlı olarak dünya egemenliğini ele geçirmeleri, bu egemenliği sürdürme istekleri ve gayretleri, toplumsal karışıklıklar ve çelişkiler sosyolojinin doğuşunu hazırlamıştır. Başka bir ifade ile Batı toplumlarının kendi dı- şındaki kaynaklar üzerinde kurdukları ilişkiler neticesinde elde ettikleri yeni kaynaklar ve bu kaynaklara bağlı olarak diğer toplumlar karşısında kazandıkları üstünlükler, çözümü gittikçe karmaşıklaşan siyasi ve sosyal sorunları doğurmuş, 16. yüzyıldan başlayarak gittikçe büyüyen çatışma ve çekişmelere çözüm arayışları sosyolojiyi ortaya çıkarmıştır.</p>

<p>19. asır Batı Avrupa toplumlarının ve özellikle Fransa’nın içinde bulun- duğu karışıklıklar ve karşı karşıya olduğu sorunlar karşısında geleneksel açıklama modelleri yetersiz kalmış, Batı toplumlarına endekslenen giri- şimleri yeni çözüm arayışlarına sevk etmiştir. Bu arayış sosyoloji bilimini ortaya çıkarmış ve elde edilen bilgiler Batı toplumlarının ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılmıştır. Ancak bu bilgiler daha sonra Batı’nın kendi dışındaki toplumlarla kurduğu egemenlik ilişkilerinin sürdürüle- bilmesi için kullanılmaya başlanmıştır.</p>

<p>Konusu toplum ve toplum olayları olan; ele aldığı konuyu anlama, açık- lama ve çözüm getirme iddiası ile toplumbilimleri ailesine katılan sos- yoloji 19. yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkmış ve batı dışı toplumlara hazır kalıplarla sunulan çözüm reçeteleri olarak aktarılmıştır. Türkiye de sosyoloji ile bu şekilde tanışmıştır.</p>

<p>Batı’da yapılan sosyoloji çalışmalarında Batı toplumlarının toplumsal kimlikleri sanayi olayına bağlanmış, ulaşmış oldukları toplumsal aşama- ya “nereden ve nasıl gelindiği” açıklanmak istenmiş, kendi tarihleri ve toplum aşamaları esas alınarak bazı özel tarihi gelişme modelleri oluştu- rulmuş ve bu tarihi gelişme modelleri “bir yerden sonra tüm insanlık için geçerli modeller olarak” teklif edilmiştir. “Batı toplumlarının kendi tarih&nbsp;</p>

<p>dönemlerini ve toplum özellerini mutlaklaştırarak tüm toplumlar için ge- nel geçer sayılmasına yol açan bu sistemlerde ideolojik bir yan olduğu or- tadadır. Çünkü başlangıçta Batı toplumlarının tarihi gelişmeleri için ileri sürülen gelişme doğrultuları daha sonraları abartılmış bir biçimde tüm toplumlar ve tarihleri için geçerli sayılmışlardır.”5</p>

<p>Batı, kendi dışındaki toplumlar üzerinde kurduğu egemenlik ilişkilerine süreklilik kazandırmak ve içinde bulunduğu toplumsal sorunlara çözüm bulmak için sosyolojiyi bir bilim olarak bilimler ailesine kazandırırken; Batı’nın elde ettiği üstünlüğü koruma gayretleri karşısında değişen top- lumlar arası dengeler sonucunda, aynı dönem içerisinde Batı dışı toplum- larda da büyük çalkantılar, toplumsal sorunlar ortaya çıkmış ve bu sorun- lara çözüm arayışları başlamıştır.</p>

<p>Batı’nın elde ettiği üstünlük kaynaklarını kullanma şekli ve egemenlik alanlarının zorladığı sınırlar özellikle Türk toplumunu etkilemiş ve tarih önünde zorlamaya başlamıştır. Tarih önünde yüzyıllar boyunca toplum- lar arası ilişkileri düzenleyen ve yön veren Türk toplumu, ortaya çıkan yeni sorunları aşma gayreti içine girmiş ve çözüm yolları üretmeye başla- mıştır. Bu arayış sonucunda Türk toplumu gözlerini Batı’ya çevirmiş ve Batı toplumları ile eş zamanlı olarak sosyoloji bilimi ile tanışmıştır.</p>

<p>Türkiye’de tarihi gelişmelerin ortaya çıkardığı sorunları tanıma ve bu sorunlara çözüm getirme gayesi ile sosyolojiye ilgi duyulması tesadüf değildir. Türk toplumu Batı’nın elde etmiş olduğu üstünlükten kaynak- lanan zorlamaların sonucunda birtakım açmazlarla karşılaşmıştır. Batı, 19. yüzyılda karşılaştığı sorunlara kendi içerisinde çözüm bulmuş ve Batı dışı toplumlar karşısında bir üstünlük elde etmiştir. Batı’nın başvurduğu ve başarılı olduğu çözüm yollarının uygulanması ile Batı dışı toplumların karşılaştıkları ya da gelecekte karşılaşacakları sorunların da çözüleceği inancı yaygınlık kazanmıştır. Batı’da ortaya çıkan sorunları aşma yo- lunda başarılı olan sosyoloji bilgisi ile sorunlara çözüm getirilebileceği inancı, Türkiye’nin sosyoloji çalışmalarına yönelmesine neden olmuştur. Bu sebeple “Türkiye’de sosyoloji doğrudan Batı’dan ithal edilmiştir. Batı sosyolojisi hiçbir kayıtlanmayla karşılaşmadan kendi gelenekleri ve tar- tışmalarıyla Türk düşüncesindeki yerini almıştır.</p>

<p>Batı, kendi sorunlarını aşmada başarılı olan bilgilerini kendi dışındaki toplumlarda ortaya çıkan sorunların çözümünde geçerli bir reçete olarak ihraç etmesinin ardından, tarih içinde gelişen sorunlarına çözüm arayan batı-dışı toplumlar, Batı’nın hazır olarak sunduğu ve başarısı kanıtlanmış olan çözüm kalıpları ile kendi sorunlarını çözmeye çalışmışlardır. Türk toplumu da tarihi gelişme çizgisi içerisinde karşılaştığı sorunlara çözüm aradığı dönemde Batı sosyolojisi ile tanışmış, kendisine sunulan çözüm reçeteleri ile sorunlarını aşma gayreti içerisine girmiştir. 19. yüzyılda Tür- kiye, karşı karşıya bulunduğu çeşitli sorunlar içinde bocalarken çözüm yolunu Batı seçiminde bulmuştur. Batı seçimi çözüm sayıldığına göre aynı Batı’dan hazır çözüm reçeteleri beklenmiştir. Türkiye’de sosyoloji işte bu genel çabanın bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>

<p>“Türkiye sosyolojinin kuruluşuna katılmamıştır ama öte yandan sosyolo- ji çalışmalarının daha başlangıçta yakından izlediği ve üniversitelerinde ders olarak okutulduğu ülkelerin başında gelmektedir.”7 “Özellikle Ziya Gökalp ve Prens Sebahattin’in çabalarıyla sosyoloji çalışmaları çok kısa bir süre içinde yurdumuzda izlenebiliyordu. Daha başlangıç yıllarında sosyoloji tartışmalarına katılmıştır. Bu, sosyoloji konusunda bazı üstün- lükler getirmiştir ama öte yandan da daha kendi geleneğimizi kurama- dan Batı sosyolojisi izlenilmeye başlanmıştır.”8</p>

<p>Dünya egemenliğini ele geçiren Batı, karşılaştığı sorunları aşacağına inan- cı tamdır. Bizler ise, ortaya çıkan sorunları çözebilmek amacıyla Batı’ya yanaşmak zorunda kalıyorduk. Ancak bu yöneliş esnasında çözüm öne- rileri çerçevesinde Batı’dan gelen bir dizi çözüm yolu reçetesi karşımıza çıkar. Kendi dışındaki toplumların kaynaklarına el koyarak dünya ege- menliğini ele geçiren Batı, hiçbir zaman “kendi kimliğini tartışma konusu yapacak olan dünya egemenliğinin kaynağı sorunu üzerine eğilmemiştir. Bunu doğal saymış, ulaşmış olduğu uygarlık düzeyinin bir ürünü olarak benimsemiştir. Bu nedenle hem kendi toplum tanımlarını ve kuramlarını mutlak saymış ve hem de önerdiği çözüm yollarının bütün toplumlar için geçerli olduğunu öne sürmüştür.”9 Batıdan ithal edilen çözüm önerileri ile sorunlar karşısında başarı elde edemeyen Türk aydınları tarafından, “sorunlar içinde bocalamamızın nedeni olarak Batı’da sosyoloji dalında&nbsp;</p>

<p>getirilen çözüm yollarının bilinmemesi gösterildi.”10 Sorun sosyolojinin önerdiği çözüm reçetelerinde değil de sosyoloji alanındaki bilgilerimi- zin yetersizliğinden kaynaklanmış olduğu yolunda bir kanaat geliştikten sonra, Batı sosyolojisinin ortaya koyduğu çözüm kalıpları en kısa süre- de ülkemize aktarılmasına girişildi. “Bütün bu girişimlere karşılık başarı elde edilemediği zaman bu olay, Batı sosyolojisindeki en son bilgilerin henüz bizde bilinmemesine bağlandı ve giderek Türk sosyolojisinde Batı aktarmacılığı, başlangıçtaki amaç ve nedenini de unutarak, bir gelenek durumuna dönüştü. Sorunların çözümlenmesi yolunda karşılaşılan güç- lüklerin nedeni son sosyoloji kuramlarının bilinmemesi olunca buradan yola çıkarak Türkiye’nin ana sorununun bilgisizlik olduğu ve buna bağlı olarak çözüm yolunun eğitimden geçtiği öne sürüldü.”11 Sonuçta Türki- ye’deki sosyoloji çalışmaları ve araştırmaları Türk gerçeğinin araştırılma- sından ziyade, sosyoloji bilgilerinin edinilmesi, öğretilmesiyle sınırlandı- rıldı. Buradan hareketle Türkiye’de çoğunlukla sosyolojinin ne olduğu ve sosyoloji tarihi üzerine tartışmakla yetinildi. Böylece “tek sorun da, bu kısır tartışmalardan elde edilmesi beklenen bilgilerin Türk halkına ya da genç kuşaklara nasıl aktarılabileceği olacaktır.”12</p>

<p>Batı sosyolojisi, ülkemizdeki sosyoloji çalışmalarına kaynaklık etmiştir. Ancak sosyolojinin Türkiye’deki serüveni, kazandığı eğilimleri ancak toplumsal sorunlarımız ve bu sorunlar önünde sosyolojinin takındığı tu- tumlar ile olan ilişkilerinde gerçek anlamını bulacaktır.</p>

<p>Batılı sosyologların insanlık tarihini belli toplum türleri ile “aşamalan- dırdığı tarih anlayışının, Türk toplumunun temel özelliklerinin açıklan- masından başlayıp günlük olaylarına kadar tayin edici bir rol oynadığı görülmektedir. Bütün değerlendirmelerin temelinde gerek kendimiz ve gerekse başkaları tarafından tayin edilen yerimizin büyük bir önemi bu- lunmakta ve tüm olaylar tayin edilmiş bu yerin özelliklerine göre açıklan- maktadır. Belli kalıplar dışına çıkmayan bu değerlendirmeler,” toplumla- rarası ilişkilerde belli tarihi tecrübeler kazanmış, “bu yolda özel bir kimlik ve temel bazı özellikler kazanmış Türk toplumunun önemli meselelerini kavramaya yetmemekte, açıklayamamaktadır.”</p>

<p>Batı Avrupa’da sosyoloji bir bilim olarak ortaya çıktığı dönemde Türk toplumu büyük siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlarla boğuşuyor, karşı karşıya bulunduğu sorunlara çözüm bulmaya çalışıyordu. Batı’nın, kendi dışındaki toplumlar karşısında elde ettiği üstünlüğü kullanması ve dün- ya egemenliğinin sınırlarını Türk toplumunun hayat alanlarını zorlaya- cak şekilde genişletmesi, yeni arayışları beraberinde getirmiştir. Ancak, çözüm yolunda başvurulan bütün çabalar sonuçsuz kalmış, koca bir im- paratorluk parçalanıp dağılmaya başlamıştır. Türk toplumunun önünde, varlığını koruyabilmek için tek bir çözüm yolu kalmış ve Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde giriştiği varoluş mücadelesinden başarıyla çıkmış olmasıdır.</p>

<p>Türk milletinin kurtuluş mücadelesinde ve sonrasında çözüm getirmeye çalıştığı siyasi, ekonomik ve askeri sorunların yanında en büyük açmazı, imparatorluktan milli devlete geçiş sürecinde ortaya çıkan milli kimliğin tanımlanması konusu olmuştur. Zira Osmanlı İmparatorluğundan devra- lınan ve imparatorluk yapısı içerisinde sorun teşkil etmeyen değişik din ve milliyete mensup unsurların Osmanlı toplumu tanımlaması yerine, milli devlete uygun olarak tek ve ortak bir kimlik tanımlamasına kavuş- turulması gerekiyordu. Toplumsal kimliğin belirlenmesinde Türk kim- liğinin temel belirleyici olarak kabul edilmesinin meşru dayanaklarının oluşturulması ve Türk kimliğine dahil edilecek unsurların itiraz gerekçe- lerinin ortadan kaldırılması zorunluluğu, yeni dönemde çözüm bekleyen en önemli sorunlardan biri olmuştur. İşte bu sorunun aşılması ve Türk milletinin tanımlanması görevini sosyoloji üstlenmiştir.</p>

<p>Bir bilim olarak sosyolojinin kuruluşuna herhangi bir katkısı bulunma- yan Türkiye’de, başlangıçtan itibaren sosyoloji çalışmaları yakından iz- lenmiştir. Çünkü Batı’da çözüm bekleyen ve sosyoloji aracılığıyla aşıl- maya çalışılan sorunlardan biri olan toplumsal kimliğin tanımlanması ve ayrışmaların temel dinamiklerinin belirlenmesi konusu, Türkiye’nin de önde gelen açmazlarından biriydi.</p>

<p><strong>Kaynak:</strong> TASAV Yayınları</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 21 Dec 2023 09:06:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uluslararası Hukuk Açısından Kudüs&#039;ün Statüsü</title>
                <category>Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/uluslararasi-hukuk-acisindan-kudusun-statusu-16</link>
                <author>bilgi@mhp.gov.tr (Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/uluslararasi-hukuk-acisindan-kudusun-statusu-16</guid>
                <description><![CDATA[Uluslararası Hukuk Açısından Kudüs'ün Statüsü]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>“Bu yazı, Cuma AĞCA’nın aziz hatırasına ithaf edilmiştir. Cuma Ağabey, “Büyük Ülkü Davası” için verdiği mücadelede silinmez bir iz bırakmıştır. Bunun yanında, hem er kişiliği hem de ruh kişiliği ile daima hatırlanacaktır. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.”</p>

<p>B ilindiği üzere Filistin sorunu, uzun bir tarihî geçmişe dayanmaktadır. Pek çok meselede olduğu gibi tarihî arka plan, aslında meselenin can damarını oluşturmaktadır. Bununla birlikte, özellikle 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren mesele, değişik boyutlara evrilmiş ve daha çok bu dönemden itibaren uluslararası bir nitelik kazanmıştır. Özellikle Osmanlı-Türk egemenliğinin sona ermesiyle birlikte&nbsp;ideolojik-dinî boyutu da daha belirgin bir hâl almıştır. Bu durum, tarihî tecrübenin bir tekrarı olarak kan, vahşet, gözyaşı, dram vb. sonuçların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu çalışmada, çok boyutlu Filistin sorunu içinde çok önemli bir bölümü teşkil eden Kudüs’ün statüsü üzerinde durulacaktır. Meselenin uluslararası hukuk açısından incelenmesi, büyük önem teşkil etmektedir. Zira sistematik olarak devam eden ve yine 2021 yılı Ramazan ayı içinde bir kez daha alevlenen sorunda, bir şehir olarak Kudüs’ün nitelikleri meselenin odak noktasını teşkil etmektedir.</p>

<p>Arapça’da “kutsal şehir” anlamına gelen Kudüs (El-Kuds), üç semavi din açısından kutsal sayılan bir merkezdir. Bu sebeple tarih boyunca muhtelif çekişmelerin ve çatışmaların konusunu teşkil etmiştir. Bahsi geçen bu mücadeleler, günümüze kadar uzanan sonuçlara yol açmıştır. Şehrin statüsü üzerinde tam bir mutabakat sağlanmadan da bu mücadelenin bitmesi beklenemez. Dolayısıyla Kudüs, bir şehrin adı olmaktan çok öte anlamlar taşımaktadır ve taşımaya devam edecektir.</p>

<p>Tarihi, MÖ 3000’e kadar uzanan Filistin’de, pek çok değişik millet hâkimiyet tesis etmiştir. Her üç tek tanrılı din için de önem taşıması sebebiyle büyük mücadelelerin cereyan ettiği Filistin’de hâkim olan milletlerden biri de Türklerdir. Memlükler ile başlayan Türk hâkimiyeti, Osmanlı Devleti ile birlikte en uzun süreli dönemini yaşamıştır. 1516- 1917 arasını kapsayan 400 yıllık bu dönem, Filistin’in barış ve refah içinde yönetildiği en uzun zaman aralığıdır. Osmanlı-Türk egemenliğinden sonra kurulan İngiliz manda yönetimi esnasında ise kitleler hâlinde Filistin’e Yahudi göçü başlamıştır. Bu durumdan payını alan bölgelerden biri de şehrin dinî özelliğinden kaynaklı olarak Kudüs’tür. Bahsi geçen Yahudi göçü de doğal olarak şehirde sürtüşmelere ve daha sonra da kanlı olaylara yol açmıştır. Bu bağlamda üzerinde durulması gereken husus, Siyon ideali çerçevesinde Filistin’e ve özelde Kudüs’e gelen Yahudilerin terör örgütleri oluşturmaları ve bu yolla varlıklarını kalıcı hâle getirmeye çalışmalarıdır.</p>

<p>Filistin sorunundaki önemli bir dönüm noktası, 1917 tarihli “Balfour Deklarasyonu”dur. 1897’de, “Yahudiler için Filistin’de ev” sloganıyla toplanan Birinci Siyonist Kongresinde kurulan Dünya Siyonist Teşkilatı, İngiltere nezdinde girişimlere başlamış ve Yahudiler için Filistin’de bir yurt edinme projesini kabul ettirme yönünde faaliyetlerini sıklaştırmıştır. Bunun neticesinde, İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Wilson’un da onayıyla İngiltere Siyonist Dernekleri Federasyonu Başkanı Lord Rotschild’e bir mektup yazmıştır. “Balfour Deklarasyonu” olarak bilinen 2 Kasım 1917 tarihli bu&nbsp;mektupta, İngiliz hükûmetinin Yahudiler için bir yurt kurulmasını desteklediği ve gerekenin yapılacağı belirtilmektedir. Ayrıca bu mektupta, Yahudi olmayan Filistin halkına da güvence verilmiştir. Her ne kadar böyle bir güvence olsa da Yahudilerin siyasi haklarının öne çıkarıldığı görülen bu deklarasyonun bizzat Lord Rotschild tarafından kaleme alındığı, sadece imzanın Balfour’a ait olduğu da iddia edilmektedir. Ocak 1919’da deklarasyondan haberdar edilen Şerif Hüseyin, mektuptaki ifadeleri bir teminat olarak kabul etmiş ve “akraba bir Samî ırka iyi niyet gösteren” bir cevap vermiştir. Akabinde, Arap-Yahudi iş birliğine yönelik olarak 3 Ocak 1919’da Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal ile Dünya Siyonist Teşkilatı Başkanı Chaim Weizman arasında bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşma sonrasında, 1919-1923 arasında devam edecek olan&nbsp;bir “Yahudi yerleşim dalgası” gerçekleşmiştir.</p>

<p>Birinci Dünya Savaşı sonrasında yapılan paylaşımla Filistin, Milletler Cemiyetinin (MC) gözetiminde ve denetiminde, İngiliz egemenliğine girmiştir. Mandater devlet olarak İngiltere, 3 Haziran 1922’de Dünya Siyonist Teşkilatı’na bir açıklama göndermiştir. Buna göre Filistin’de Araplar ile Yahudiler birlikte yaşayacaklardır. Yahudilere bir yurt oluşturulacak ancak “Yahudi Filistin yaratma yetkisi” verilmeyecektir. Yahudiler, Filistin’de sadece bir toplum teşkil edecek ve Yahudilerin Filistin’e göçleri, ülkenin ekonomik kapasitesine bağlı olacaktır. Bu açıklamanın ardından MC Konseyi, 24 Temmuz 1922’de, İngiliz mandater yönetiminin çerçevesini belirlemiş ve Balfour Deklarasyonu ile söz konusu açıklamadaki esasları benimsediğini ifade etmiştir. Bunun dışında, ABD ile İngiltere arasında 3 Aralık 1924’te yapılan antlaşma ile ABD, İngiltere’nin Filistin üzerindeki manda yönetimini tanımış ve Filistin’deki ABD vatandaşları için bazı haklar elde etmiştir. Ayrıca bu antlaşmayla manda yönetiminde yapılacak her değişiklik ABD’nin onayına tabi olmuştur. O tarihte ABD’nin, Siyonizm’in en kuvvetli dayanağı olması, bu hükümle doğrudan ilgilidir. Böylece ABD de Filistin meselesiyle daha yakından ilgili hâle gelmiştir.</p>

<p>İngiliz mandater yönetiminin uygulamaları, Arapların hoşnutsuzluğuna yol açmış ve taraflar arasında çatışmalar başlamıştır. Günümüze ka- 2021 HAZİRAN | YENİ DÜŞÜNCE |65 dar süren Arap-Yahudi çatışmalarının başlangıcı, bu dönemdir. 1933’e kadarki dönemde çatışmalar daha çok mahallî çapta ve dağınıkken, 1933’ten itibaren çatışmalar şiddetlenmiş ve yaygınlaşmıştır. Zira bu tarihte Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesi, Yahudilerin Filistin’e göçünü hızlandırmıştır. Göç dalgası, her iki taraf açısından tepkilerin şiddetlenmesine yol açmıştır.</p>

<p>1933’ten sonra hızlanan çatışmalar üzerine İngiltere, meseleye çözüm getirmek için 1947’ye kadar devam eden bir dizi hamle yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1939’a kadar yapılanan çalışmalar, her iki taraf açısından da tatmin edici olmamıştır. Savaşın başlamasıyla birlikte çatışmalar daha da artmış, özellikle Yahudiler terörize olmaya; Dünya Siyonist Teşkilatı’nın kontrolündeki örgütler aracılığıyla tek merkezden terör eylemleri gerçekleştirmeye başlamışlardır. Arapların da bu yönde örgütleri olmakla birlikte, bütünlüğe sahip olmamaları sebebiyle Yahudiler ile mukayese edildiğinde, daha zayıf bir görünüm arz etmiştir.</p>

<p>Filistin meselesinde ağırlaşan şartlar, İngiltere’yi yeni çözüm arayışlarına itmiştir. Genel anlamda İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan ağır hasarla çıkması ve yeryüzündeki hâkimiyetinin zayıflaması, bu meseleye de tesir etmiştir. Bu bağlamda, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD daha etkin bir rol oynamaya başlamıştır. Batı dünyasında, İkinci Dünya Savaşı ile birlikte ABD’nin öne çıkması ve Arap devletlerinin İngiltere’nin yaklaşımlarından duydukları rahatsızlık, önemli etkenler olarak görülmektedir. ABD Başkanı Roosvelt ile yakınlık tesis eden Arap liderler, ABD’yi kendi tezlerine yakınlaştırmaya başlamışlardır. Ancak Roosvelt’in ölümünden sonra ABD Başkanı olan Truman döneminde, durum tersine dönmeye başlamıştır. Truman, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da ortaya çıkan, 250 bin civarındaki “Göçmen Yahudiler Meselesi”nin Filistin’e göç ettirme yoluyla çözülmesi yönünde bir eğilim belirlemiştir. Bu eğilim, İngiltere tarafından, sorunun daha da derinleşeceği sebebiyle reddedilmiştir. Kurulan ortak komitenin hazırladığı plan da yürümeyince, konunun Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde değerlendirilmesi gündeme gelmiştir. İngiltere, 2 Nisan 1947’de resmen BM’ye başvurarak BM Genel Kurulunun konuyu ele almasını talep etmiştir. BM’de kurulan özel komitenin hazırladığı raporda, Filistin’in üçe bölünmesi önerilmiştir. “Taksim Planı” olarak adlandırılan bu rapora göre Kudüs Bölgesi, Arap Devleti ve Yahudi Devleti olarak üçe ayrılan Filistin’de, 2 yıllık bir geçiş sürecinden sonra her iki devlet de bağımsız olacaklardır. Aralarında ekonomik birlik sağlanacak olan iki devletten Arap Devleti’ne %42.88, Yahudi Devleti’ne ise %56.47 oranında toprak ayrılmıştır. Kudüs ise uluslararası statüye sahip bir şehir olacak, Kudüs’te uluslararası bir rejim (corpus separatum) kurulacaktır. Raporun 29 Kasım 1947 tarihli ve 181 sayılı Kararla BM Genel Kurulunda kabulü üzerine, Filistin’de tansiyon iyice yükselmiştir. Bu arada İngiltere 13 Kasım 1948’de, Filistin’deki askerlerini kademeli olarak çekeceğini ve 15 Mayıs 1948’den itibaren Filistin’den tamamen çekilerek manda yönetimini sona erdireceğini beyan etmiştir.</p>

<p>İngiltere’nin Filistin’deki sorunu BM’ye taşıması neticesinde kabul edilen 29 Kasım 1947 tarihli ve 181 sayılı BM Genel Kurulu Kararı, bahsedildiği üzere Kudüs ile ilgili düzenlemeler de içermektedir. Bu kararda, Filistin’de bir Arap ve bir de Yahudi devleti kurulması, Kudüs’ün de “uluslararası bir rejim (corpus separatum)” altına alınması öngörülmüştür. Kararın Üçüncü Bölümü’ndeki düzenlemeye göre özel bir uluslararası rejime tabi olacak şehir, BM tarafından yönetilecek ve sorumluluğu da BM adına BM’nin ana organlarından biri olan Vesayet Konseyi yüklenecektir.</p>

<p>Plana göre Kudüs’e, Vesayet Konseyi tarafından bir vali atanacaktır. Askersizleştirilecek olan şehrin tarafsızlığı ilan edilecek ve bu tarafsızlık korunacaktır. Resmî dilleri Arapça ve İbranice olan Kudüs’te bağımsız bir adalet sistemi kurulacak ve Valilik tarafından özel bir polis kuvveti oluşturulacaktır. Şehirde yaşayanlar “inanç, din, dil, eğitim, basın, toplantı yapma ve dernek kurma, dilekçe” gibi insan haklarından ve özgürlüklerinden yararlanacaklardır. Irk, din ve dil ayrımcılığının yapılmayacağı bu statüde, her toplum kendi okullarında ana diliyle eğitim yapabilecektir.</p>

<p>10 yıl yürürlükte kalacak bu statü, sürenin sonunda Vesayet Konseyi tarafından değerlendirilecektir. Şehirde yaşayanlar, istedikleri değişiklikleri referandumda belirtebileceklerdir. Statüye ilişkin bu hükümler, BM garantisi altında olacak ve BM Genel Kurulu’nun onayı olmadan hiçbir değişiklik yapılamayacaktır.</p>

<p>BM Genel Kurul kararı, tarafları tam olarak tatmin etmemiştir. Kısa bir süre sonra başlayan “Birinci Arap-İsrail Savaşı” da bu statünün hayata geçmesini engellemiştir. Savaş sonucunda da Kudüs, İsrail ve Ürdün tarafından ele geçirilmiştir. Batı Kudüs İsrail, Doğu Kudüs ise Ürdün hâkimiyetine girmiştir. BM Genel Kurulu, 11 Aralık 1948 tarihli ve 194 sayılı Kararla 181 sayılı Karardaki hükümlere uyulmasını talep etmiştir. İsrail’in, elinde kalan bölgede gerçekleştirdiği seri faaliyetleri (İsrail Yüksek Mahkemesi’nin bölgeye yerleşmesi, İsrail Meclisi Knesset’in burada toplanması ve Devlet Başkanı’nın Batı Kudüs’te yemin etmesi gibi), BM Genel Kurulu’nun yeni bir karar almasına yol açmıştır. 9 Aralık 1949 tarihli ve 303 sayılı bu Kararda, daha önceki 181 ve 194 sayılı Kararlara atıf yapılmış, Vesayet Konseyi’nin gerekli çalışmaları yaparak uygulamaya geçmesi istenmiştir. Bu karara rağmen İsrail, 23 Ocak 1950’de Kudüs’ü başkent ilan etmiş ve Bakanlar Kurulunu bu bölgeye taşımıştır. Dolayısıyla Kudüs’ün özel statüsü fiilen hayata geçememiştir.</p>

<p>1950-1967 arasında Kudüs, bölünmüş bir şehir olarak kalmıştır. 1967’deki “Altı Gün Savaşı”ndan sonra İsrail, Doğu Kudüs’ü de işgal etmiştir. Akabinde Kudüs’ün şehir planını, Doğu Kudüs’ü de içine alacak şekilde genişletmiş; Belediye Meclisini dağıtmış ve Belediye Başkanı’nı görevden almıştır. İlerleyen süreçte Arap bankaları kapatılıp paralarına el konulmuş; İsrail parası geçerli kabul edilmiş; İsrail vergi sistemi yürürlüğe sokulmuştur. Devlet okullarında İsrail eğitim sistemi uygulanmaya, mahkemelerde İsrail yasaları esas alınmaya başlanmıştır.</p>

<p>İsrail’in Doğu Kudüs’ü işgali üzerine BM Genel Kurulu, 4 Temmuz 1967 tarihli ve 2253 sayılı Karar’la şehrin statüsünün değiştirilmesine yönelik eylemlerden duyduğu rahatsızlığı dile getirmiştir. Bu önlemlerin geçersiz olduğunu, İsrail’in bu adımlardan vazgeçmesi ve yeni adımlar atmaması gerektiğini vurgulamıştır. Genel Kurul, 14 Temmuz 1967 tarihli ve 2254 sayılı Kararla 2253 sayılı Karara atıf yaparak aynı talepleri tekrarlamıştır. Öte yandan BM Güvenlik Konseyi de 21 Mayıs 1968 tarihli ve 252 sayılı Kararla Genel Kurul kararlarına atıf yapmış ve İsrail’in bu kararların gereğini yerine getirmediğine, Kudüs’ün statüsünü değiştirmemesi gerektiğine işaret etmiştir. İsrail’in bu kararları dikkate almaması üzerine Güvenlik Konseyi, 3 Temmuz 1969 tarihli ve 267 sayılı Kararı almıştır. 252 sayılı Kararın içeriğiyle aynı olan bu karar, daha sert bir dil kullanmıştır.</p>

<p>İzleyen yıllarda Güvenlik Konseyi 15 Eylül 1969 tarihli ve 271 sayılı, 25 Eylül 1971 tarihli ve 298 sayılı Kararları ile bu konudaki tutumunu devam ettirmiştir. 22 Mart 1979 tarihli ve 446 sayılı Karar ile Kudüs de dâhil olmak üzere 1967Sonuç olarak Kudüs’ün statüsüyle ilgili yerleşik kabul, bu statünün bağlayıcı bir etki kazandığını ve İsrail’in bütün eylemlerinin hukuka aykırı olduğunu göstermektedir. Filistin sorununun çözümüne kadar İsrail’in, işaret ettiğimiz kararlardaki statüye uygun hareket etmesi ve bir barış antlaşması yapılana kadar Kudüs’ün uluslararası şehir niteliğini kabul ederek yarattığı fiilî duruma son vermesi gerekmektedir. Ancak İsrail’in meseleye yaklaşımında, uluslararası hukuk kurallarından ziyade kendi devlet politikası esas alınmaktadır. Hukuk tanımaz bu politikanın devam etmesi durumunda ise sadece bölge değil bölgenin sahip olduğu değerler bakımından uluslararası toplumun çok büyük bir bölümü de huzursuzluk yaşamaktadır. Kudüs’te, İsrail’in aşama aşama yarattığı fiilî ve hukuka aykırı durum karşısında BM’nin aldığı kararların herhangi bir tesiri de bugüne kadar olmamıştır. BM’nin uluslararası hukuk ihlallerini kayıt altına almasının hukukî bir değeri olmakla birlikte, kendisi için yerleşik kabul anlamına gelen ve bağlayıcılık kazandırdığı kararlarının hayata geçirilememesi, BM açısından ciddi bir itibar kaybı olarak görülmektedir.’de işgal edilmiş olan Arap topraklarındaki yerleşimleri incelemek üzere üç kişilik bir komisyon kurmuştur. Ancak bu komisyon, İsrail’in engellemesi sebebiyle Filistin’e girememiştir. Bunun üzerine Konsey, 1 Mart 1980 tarihli ve 465 sayılı Kararıyla İsrail’i, komisyonla iş birliğine çağırmıştır.</p>

<p>Bütün bu gelişmelere rağmen İsrail, Ekim 1978’de Kudüs’ü resmen başkent yapmış ve Temmuz 1980’de Doğu Kudüs’ü, Batı Kudüs’e ilhak ettiğini duyurarak Kudüs’ü bir bütün olarak kendi egemenliği altına almıştır. Bu bağlamda BM Güvenlik Konseyi 20 Temmuz 1979 tarihli ve 452 sayılı, 5 Haziran 1980 tarihli ve 471 sayılı, 30 Haziran 1980 tarihli ve 476 sayılı, 20 Ağustos 1980 tarihli ve 478 sayılı, 8 Aralık 1986 tarihli ve 592 sayılı, 22 Aralık 1987 tarihli ve 605 sayılı, 5 Ocak 1988 tarihli ve 607 sayılı, 14 Ocak 1988 tarihli ve 608 sayılı, 6 Temmuz 1989 tarihli ve 636 sayılı, 30 Ağustos 1989 tarihli ve 641 sayılı, 20 Aralık 1990 tarihli ve 681 sayılı, 24 Mayıs 1991 tarihli ve 694 sayılı, 6 Ocak 1992 tarihli ve 726 sayılı, 18 Aralık 1992 tarihli ve 799 sayılı, 7 Ekim 2000 tarihli ve 1322 sayılı, 19 Mayıs 2004 tarihli ve 1544 sayılı, 23 Aralık 2016 tarihli ve 2334 sayılı Kararları aracılığıyla doğrudan veya dolaylı bir şekilde Kudüs’ün statüsüyle ilgili olarak İsrail’in uygulamalarını eleştirmiş ve şehrin uluslararası statüsüne atıf yapmıştır.</p>

<p>Kudüs’ün statüsüyle ilgili BM kararları temelde, BM Genel Kurulunun 29 Kasım 1947 tarihli ve 181 sayılı Kararına dayanmaktadır. Bu karar, hukuki nitelik bakımından bağlayıcılık taşımamaktadır. Bununla birlikte 181 sayılı Karardaki hükümler, gerek Genel Kurulun gerekse ve özellikle Güvenlik Konseyi kararlarının yerleşik bir kabulü hâline gelmiştir. BM Şartı’na bakıldığında BM Genel Kurulu kararlarının bağlayıcılığı oldukça sınırlıdır ancak BM Güvenlik Konseyi bakımından durum daha farklıdır. BM’nin temel amacının uluslarara- 2021 HAZİRAN | YENİ DÜŞÜNCE |67 sı barışın ve güvenliğin sağlanması ve korunması olduğu, bu amacın da temel yetkili organ olan Güvenlik Konseyi eliyle yerine getirildiği düşünüldüğünde, bağlayıcı niteliğe sahip olmayan 181 sayılı Kararın Güvenlik Konseyi kararlarına yansıdığı ve Güvenlik Konseyi kararlarındaki dilin de karardaki hükümlere bağlayıcılık atfettiği görülmektedir. Dolayısıyla bağlayıcı niteliğe sahip olmayan bir karardaki hükümler, Güvenlik Konseyi kararlarına konu olarak bağlayıcı bir etkiye kavuşmuştur. Uluslararası toplumun Kudüs’ün uluslararası statüsüne yaptığı atfın altında yatan gerekçe de bu yöndedir.</p>

<p>Kudüs’ün İsrail tarafından ilhak edilmesi sürecinde, bölgeye pek çok Yahudi yerleşimci gelmiştir. Bu topraklar, İsrail’e ait olmamasına rağmen İsrail eliyle bu kişilere yerleşim yerleri tahsis edilmesi ve inşa faaliyetleri de hukuka aykırılık teşkil etmektedir. Bu durum, insancıl hukuk (savaş hukuku) kurallarını düzenleyen 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerinin, özellikle de Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin açık ihlalidir. Zira bu sözleşmelere göre sivil halkın yerinden edilmesi mümkün olmadığı gibi kalıcı ve yeni askerî ve sivil yerleşimler kurulması da söz konusu olamaz. Bunun yanında Araplara yönelik kitlesel tutuklama ve cezalandırma, konutların yıkımı, işkence ve kötü muamele gibi pek çok uygulama, İsrail’in de taraf olduğu Cenevre Sözleşmelerine aykırılık teşkil etmektedir. Ayrıca tüm bu eylemler, uluslararası hukukun bağlayıcı kaynakları arasında yer alan uluslararası örf-âdet kurallarıyla da uyumlu değildir. Dolayısıyla İsrail’in hukuka aykırı eylemleri, yalnızca Kudüs’ün ilhakıyla sınırlı değildir. Kendi vatandaşlarını bölgeye taşıması ve iskân ettirmesi, yaptığı idari ve cezai uygulamalar da açık hukuki ihlâllerdir.</p>

<p>İsrail’in gayrımeşru uygulamalarında, arkasındaki en büyük destek ABD’dir. Gerçekten de ABD, hemen her dönem bu açık desteğini hissettirmiş ve/veya göstermiştir. Bu sebeple konunun ABD’nin Orta Doğu’daki ve yeryüzündeki emelleriyle de yakın alakası bulunduğu, sıklıkla gündeme getirilmelidir. Nitekim özellikle son dönemde ABD Başkanı Trump eliyle bazı uygulamalar gerçekleştirilmiş (Kudüs’ün İsrail’in başkenti kabul edilmesi, İsrail’e ait Golan Tepelerinin İsrail tarafından ilhakının onaylanması), yeni ABD Başkanı Joe Biden ile de İsrail’e olan destek, resmî yollardan açıkça ilan edilmiştir. Dolayısıyla ABD’nin meseleye yaklaşımı, bir kez daha somutlaşmıştır. ABD’nin bu uygulamaları karşısındaki “Arap tepkisizliği” de dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu durumda Türkiye’nin İslam âlemi içinde daha çok rol alması önem taşımaktadır. Zira meseleyi bu düzeyde sahiplenebilecek ve etkin politika izleyebilecek bir devlet ya da uluslararası örgüt bulunmamaktadır. Nitekim Trump döneminde alınan Kudüs kararı sonrası Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyindeki girişiminin ABD vetosu sebebiyle engellenmesi üzerine, Türkiye’nin BM Genel Kurulundan karar çıkartması, son derece yerinde olmuştur. Türkiye’nin uluslararası toplum içindeki özgül ağırlığını bir kez daha ortaya çıkaran bu girişime benzer diplomatik adımların sıklaştırılması oldukça önemlidir. Bu çerçevede Türkiye’nin zaman zaman kullandığı, “Dünya, beşten büyüktür.” yaklaşımının yanında, uluslararası toplumun diğer üyelerini ve özellikle BM Güvenlik Konseyinin diğer daimî üyelerini yanına çekmek için yalnızca Filistin meselesinde değil diğer konularda da Türkiye’nin “Dünya, ABD’den büyüktür.” ve “Dünya, İsrail’den büyüktür.” anlayışına öncülük etmesi, isabetli olacaktır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Oct 2023 22:13:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/05/dr-bahadir-bumin-ozarslan-1652267747.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi Açısından Hocalı Katliamı</title>
                <category>Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/soykirim-sucunun-onlenmesi-ve-cezalandirilmasi-sozlesmesi-acisindan-hocali-katliami-15</link>
                <author>bilgi@mhp.gov.tr (Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/soykirim-sucunun-onlenmesi-ve-cezalandirilmasi-sozlesmesi-acisindan-hocali-katliami-15</guid>
                <description><![CDATA[Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi Açısından Hocalı Katliamı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Hocalı katliamı, birkaç yüzyıldır devam eden Karabağ sorunu çerçevesinde gerçekleşmiş bir trajedidir.<br />
Karabağ’ın en stratejik bölgelerinden biri olan Hocalı’da yaşayan Türkler, yaklaşık beş<br />
ay boyunca ablukaya alınmışlar ve temel ihtiyaçlarından mahrum bırakılmışlardır. 25-26 Şubat 1992<br />
tarihlerinde ise öldürme dâhil pek çok kötü muameleye maruz kalmışlardır. Ermeniler tarafından<br />
gerçekleştirilen bu eylemler, 1948’de imzalanan Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması<br />
Sözleşmesi’nde düzenlenmiş bulunan soykırım suçunun unsurlarıyla paralellik göstermektedir. Soykırım<br />
suçu, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin kabul edilmesiyle birlikte<br />
uluslararası hukukun konusu olmuştur. 1951’de yürürlüğe giren bu sözleşme, soykırım suçunun gerçekleşmesini<br />
bazı koşullara bağlamıştır.</p>

<p>25-26 Şubat 1992 tarihlerinde meydana gelen Hocalı katliamı1, insanlık tarihinin kaydettiği<br />
en vahşi eylemlerden birisidir. Yukarı Karabağ sorunu içinde gerçekleşmiş pek çok<br />
trajediden birisi olan bu katliam, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda 09.12.1948’de<br />
kabul edilen ve 12.01.1951’de yürürlüğe giren “Jenositin Önlenmesi ve Cezalandırılması<br />
Hakkındaki Sözleşme”de2 düzenlenmiş olan soykırım suçunun gerçekleşmesi için<br />
gerekli olan şartlar açısından değerlendirilmeye muhtaçtır. Bu sözleşme, Almanya’da<br />
Naziler tarafından Yahudilere karşı yapılan eylemlerden hareketle benzeri fiillerin<br />
cezalandırılması amacıyla imzalanmıştır. Sözleşmede belirtilen ve soykırım suçunu<br />
oluşturan fiiller, Hocalı’da Azerbaycan Türklerine yönelik olarak gerçekleştirilen<br />
eylemlerle paralellik göstermektedir. Aşağıda, Hocalı katliamı bu sözleşme açısından<br />
değerlendirilecektir. Bu değerlendirmenin sağlıklı bir şekilde gerçekleşebilmesi<br />
için öncelikle Yukarı Karabağ sorununun tarihî gelişimi kısaca özetlenecek ve 25-26<br />
Şubat 1992’de Hocalı’da meydana gelen katliamla ilgili bilgiler verilecektir. Ardından<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde düzenlenmiş olan soykırım&nbsp;suçu incelenecek ve bu sözleşme, Hocalı katliamına uygulanacaktır. Hocalı’da<br />
gerçekleştirilen katliam yalnızca bu sözleşme çerçevesinde ele alınacak, uluslararası<br />
hukuk açısından kabul gören diğer belgeler kapsam dışı tutulacaktır.</p>

<p>1. Yukarı Karabağ Sorunu<br />
Yukarı Karabağ sorunu, tarihî Karabağ toprakları içinde yer alan bir bölgede ortaya<br />
çıkmıştır3. Kaynağı itibarıyla oldukça geriye giden bu sorun, on dokuzuncu yüzyılda<br />
belirginleşmiştir. Bu sorunun temelinde, gerek Azerbaycan’ın gerekse Ermenistan’ın<br />
bölgenin tarihî olarak kendilerine ait olduğu tezi yatmaktadır. 1905 yılında taraflar<br />
arasında başlayan çatışmalar önce Çarlık Rusyası, ardından da Ermenilerin Nisan<br />
1920’de başlattığı isyan üzerine Kızıl Ordu tarafından bastırılmıştır4. Yukarı Karabağ<br />
sorunu, Azerbaycan’ın ve Ermenistan’ın Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti<br />
(RSFSC) 5 idaresi tarafından işgaliyle birlikte, uluslararası bir mesele olmaktan çıkıp<br />
RSFSC’nin iç sorunu hâline gelmiştir. Stratejik öneminden dolayı bölgeyi doğrudan<br />
kendine bağlamayı düşünen Sovyet yönetimi, daha sonra bu kararından vazgeçmiş ve<br />
5 Temmuz 1921 tarihinde Rusya Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin Kafkas Bürosu,<br />
Yukarı Karabağ’ın Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti sınırları içinde özerk bir<br />
bölge hâline getirilmesi kararını almıştır6. Bu karardan memnun olmayan Ermeniler,&nbsp;kararın değiştirilmesi yönünde taleplerde bulunmuşlardır. Ermenilerin itirazlarına<br />
rağmen Yukarı Karabağ’ın statüsü değiştirilmemiş ve Azerbaycan ile Ermenistan<br />
arasındaki bu sorun, olayların tırmanmaya başladığı 1980’li yılların ortalarına kadar sön<br />
(dürül) müştür7.<br />
SSCB’nin dağılma sürecine girmesiyle birlikte, Yukarı Karabağ ile ilgili olarak<br />
Ermenilerin talepleri yeniden gündeme gelmeye başlamıştır. Bölgede yaşayan Türklere<br />
saldırarak onları göçe zorlayan Ermeniler, bazı girişimlerde bulunmaya başlamıştır.<br />
Ermenilerin bu yönde attığı ilk adım, üyelerinin çoğunluğunu Ermenilerin oluşturduğu<br />
Yukarı Karabağ Konseyi’nin Azerbaycan’dan ayrılarak Ermenistan’a bağlanma<br />
yönünde aldığı 20 Şubat 1988 tarihli karardır. Azerbaycan, Ermenistan ve SSCB<br />
Yüksek Konseylerine bildirilen bu karar, SSCB Anayasası’na aykırı olduğu gerekçesiyle<br />
Azerbaycan Yüksek Konseyi tarafından reddedilmiştir. Ayrıca SSCB Komünist Partisi<br />
Merkez Komitesi de Yukarı Karabağ Konseyi’nin kararını kabul etmemiş ve 12 Ocak<br />
1989’da Yukarı Karabağ’ın yönetimini devralarak özel bir komisyona bırakmıştır. Ancak<br />
komisyonun başarılı olamaması üzerine SSCB Yüksek Konseyi, 28 Kasım 1989 tarihinde<br />
Yukarı Karabağ’ın yeniden Azerbaycan’a bırakılmasına karar vermiştir. Bu gelişmenin<br />
ardından Yukarı Karabağ Konseyi ile Ermenistan Yüksek Konseyi, 1 Aralık 1989’da<br />
Yukarı Karabağ ile Ermenistan’ın birleşmesi kararını almışlardır. Azerbaycan Yüksek<br />
Konseyi ile SSCB Yüksek Konseyi, birleşme kararının geçersiz olduğu yönünde bir irade<br />
sergilemişlerdir. Bu süreç, karşılıklı alınan kararlarla devam ederken Ermenilerin Yukarı<br />
Karabağ’daki Türklere yönelik sistematik saldırıları artmıştır8.<br />
Azerbaycan, Ermenistan ve SSCB arasında devam eden mesele, SSCB’nin dağılması<br />
ve Azerbaycan ile Ermenistan’ın bağımsızlıklarını ilân etmesiyle yeni bir aşamaya<br />
taşınmıştır. Yeni bir ivme kazanan Yukarı Karabağ’daki gelişmeler arasında önemli olan<br />
hususlardan biri de Azerbaycan Yüksek Konseyi’nin 26 Kasım 1991’de Yukarı Karabağ’ın<br />
özerklik statüsünü feshetmesi ve bölgeyi doğrudan doğruya kendi merkezî idaresine<br />
bağladığını ilân etmesidir. Ermeniler tarafından kabul edilmeyen bu kararın ardından,<br />
Yukarı Karabağ Konseyi, 6 Ocak 1992’de bağımsızlığını ilân etmiştir. Ermenistan&nbsp;tarafından bile tanınmayan bu bağımsızlık ilânıyla SSCB birliklerinin bölgeden<br />
çekilmesi eş zamanlı olarak ortaya çıkmış ve taraflar arasındaki çatışmalar artık savaşa<br />
dönüşmüştür9.<br />
Yukarı Karabağ’daki çatışmaların yerini, Azerbaycan ve Ermenistan devletlerinin<br />
millî ordularının taraf olduğu savaş aldıktan sonra Karabağ sorunu, uluslararası<br />
toplumun gündeminde daha çok yer tutmaya başlamıştır. Özellikle Türkiye’nin ve<br />
Rusya’nın soruna müdahil olmasıyla birlikte, taraflar arasında görüşmeler başlamıştır.<br />
1992 yılından itibaren Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) 10, bu süreçte<br />
görüşmelere zemin teşkil etmiştir. İlk defa Şubat 1992’de yapılan toplantılar, 24 Mart<br />
1992’de alınan bir kararla kurularak AGİK bünyesinde faaliyete geçen ve “Minsk<br />
Grubu”11 olarak bilinen bir çatı altında devam etmiştir12. AGİT çerçevesinde faaliyetlerini<br />
hâlâ devam ettiren Minsk Grubu, 1994 yılı içinde birkaç aşamada ilân edilen ve resmî<br />
anlaşmayla sağlanan ateşkes dışında, bugüne kadar sorunun çözümünde somut bir<br />
ilerleme sağlayamamıştır.<br />
Uluslararası toplum içinde soruna ilişkin irade sergileyen önemli hukuk kişilerinden<br />
biri de BM’dir13. Ermenilerin Yukarı Karabağ’ı işgal etmesinin ve bölgedeki Türkleri<br />
tamamen sürmesinin ardından, BM Güvenlik Konseyi bir dizi karar almıştır. Bu<br />
kararlardan ilki, 30 Nisan 1993 tarihlidir. 822 sayılı bu kararda14, bölgedeki devletlerin<br />
toprak bütünlüğüne ve egemenlik yetkisine saygı duyulması gerektiği, uluslararası<br />
sınırların kuvvet kullanma yoluyla değiştirilemeyeceği ve Ermeni birliklerinin Yukarı<br />
Karabağ’da işgal ettikleri Kelbecer ve diğer bölgelerden geri çekilmeleri gerektiği ifade<br />
edilmiştir. BM Güvenlik Konseyi 29 Temmuz 1993 tarihli ve 853 sayılı ikinci kararında&nbsp;da 822 sayılı karara atıf yapmış, Ermeni birliklerinin Yukarı Karabağ’da işgal ettikleri<br />
Ağdam ve diğer bölgeleri terk etmeleri çağrısında bulunmuştur. BM Güvenlik Konseyi,<br />
konuyla ilgili olarak 874 ve 884 sayılı iki karar daha almıştır. 14 Ekim 1993 tarihli olan<br />
874 sayılı kararda16, taraflar doğrudan görüşmelere çağrılırken 12 Kasım 1993 tarihli<br />
ve 884 sayılı kararda17 ise önceki BM Güvenlik Konseyi kararlarına atıf yapılarak<br />
Ermeniler tarafından Azerbaycan topraklarında gerçekleştirilen işgal kınanmış ve<br />
Ermenistan’ın Yukarı Karabağ’daki Ermenilere yaptığa yardıma son vermesi istenmiştir.<br />
Ayrıca Ermenistan’dan, Yukarı Karabağ Ermenileri üzerindeki etkisi dikkate alınarak<br />
BM Güvenlik Konseyi kararlarını hayata geçirmesi talep edilmiştir. Görüldüğü üzere,<br />
uluslararası toplum açısından Yukarı Karabağ topraklarının Azerbaycan’a ait olduğu ve<br />
bu toprakların Ermeniler tarafından işgal altında tutulduğu hususlarında herhangi bir<br />
tereddüt yoktur.</p>

<p>2. Hocalı Katliamı<br />
Yukarı Karabağ toprakları içinde yer alan Hocalı, sorunun sürdüğü yıllar içinde Ermeniler<br />
tarafından çeşitli saldırılara maruz kalmıştır. Bu saldırıların ortaya çıkmasındaki temel<br />
sebeplerden biri, Hocalı’nın stratejik öneme sahip olan konumudur. Bölgedeki tek<br />
havaalanının bulunduğu Hocalı, aynı zamanda Karabağ’ın merkezi olan Hankendi’nin<br />
elektrik hattının ve Bakü-Hankendi Demiryolu ile Bakü-Şuşa karayolunun geçtiği bir<br />
yerleşim birimidir. Bu sebeple Ermeniler, Hocalı gibi stratejik öneme sahip bir yerleşim<br />
biriminden Türkleri tamamen sürmeyi amaçlamışlardır18.<br />
Yukarı Karabağ sorunu esnasında, Hocalı da stratejik konumu sebebiyle çatışmaların<br />
yaşandığı bir yerleşim birimi konumundaydı. Ekim 1991’den itibaren Ermenistan devleti<br />
ordusu ile Yukarı Karabağ’daki Ermenilerden oluşan silahlı birliklerin ablukası altında<br />
olan şehre, 30 Ekim 1991’de karayoluyla ulaşım imkânı da kalmamıştır. Tek sivil ulaşım<br />
aracı olan helikopter 28 Ocak 1992 günü Hocalı’ya ulaşmış, bu tarihten sonra hava<br />
yoluyla ulaşım da imkânsız hâle gelmiştir. Son askerî helikopter ise 13 Şubat’ta Hocalı’ya<br />
ulaşarak yiyecek ve yakıt nakli yapmıştır. 2 Ocak 1992’den itibaren elektriğin kesildiği<br />
Hocalı’da, Şubat ayının ikinci yarısından itibaren abluka yoğunlaşmış ve şehir, her gün<br />
toplarla ve ağır silahlarla bombardımana tutulmuştur. Azerbaycan devletinin herhangi<br />
bir yardım gönderemediği Hocalı, Ermeni silahlı birliklerinin kuşatması altında yiyecek,<br />
yakıt, vb. temel ihtiyaç maddelerinden yoksun bir hâle getirilmiştir.</p>

<p>Hocalı katliamı olarak nitelenen olay, 25 Şubat 1992 gecesi başlamıştır. Hankendi’nde<br />
bulunan SSCB döneminde kalma 366. Motorize Alay’a bağlı ve çoğunluğunu Ermenilerin<br />
oluşturduğu birliklerin desteğiyle Ermeni silahlı birlikleri, Hocalı’daki sivil halka<br />
saldırmışlardır. Şehirde bulunan ve ağır silahlardan yoksun gönüllü sivil birliklerin cılız<br />
savunması karşısında Ermeni birlikler, herhangi bir zorlukla karşılaşmadan katliama<br />
girişmişlerdir. 63’ü çocuk, 106’sı kadın, 70’i yaşlı, toplam 613 kişi öldürülmüştür. Sekiz<br />
aile tamamen yok edilmiştir. Saldırılar sonucunda 487 kişi sakat kalmış, 1275 kişi ise<br />
alıkonulmuştur. Alıkonulanların bir kısmı serbest kalmış ancak önemli bir bölümünden<br />
herhangi bir haber alınamamıştır. Saldırıda öldürülen insanların cesetleri incelendiğinde<br />
cesetlerin birçoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, değişik organlarının kesildiği<br />
anlaşılmıştır20.<br />
Hocalı’da sivillere yönelik yapılan bu saldırı, uluslararası basının da dikkatini çekmiş<br />
ve bu katliamla ilgili pek çok haber yapılmıştır21. Ayrıca olayın mağdurlarının ve mağdur<br />
yakınlarının ifadeleri de basına konu olan haberlerle örtüşmekte, hatta katliamın canlı<br />
tanıklarının anlattıkları, basına yansıyanlardan daha büyük bir vahşetin gerçekleştiğini<br />
göstermektedir. Bu konuda, yazılı ve görüntülü ortamda pek çok tanığa ait ifadeler<br />
mevcuttur.</p>

<p>13. Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ndede Soykırım<br />
Suçu<br />
3.1. Soykırım Suçunun Tanımı<br />
09.12.1948 tarihinde BM Genel Kurulu’nda kabul edilen Soykırımın Önlenmesi ve<br />
Cezalandırılması Sözleşmesi ile müstakil bir suç niteliği kazanan soykırım suçunun23<br />
tanımı, 2. maddede yapılmıştır. Ancak tanımın yapılmasında Soykırımın Önlenmesi ve<br />
Cezalandırılması Sözleşmesi’nin başlangıç kısmı ile 1. maddesi, bu tanımın alt yapısını<br />
oluşturmaktadır. Sözleşmenin başlangıç kısmında soykırımın BM’nin ruhuna ve<br />
amaçlarına aykırı olduğu, uygar dünya tarafından lanetlendiği, tarihin her döneminde<br />
insanlık için büyük kayıplara yol açtığı, uluslararası hukuk açısından bir suç teşkil ettiği<br />
ve bu iğrenç suçtan insanlığın kurtarılması için uluslararası işbirliğinin gerekli olduğu<br />
belirtilmiştir. Bu bağlamda 1. maddeyle önleme ve cezalandırma görevi düzenlenmiştir.<br />
Sözleşmenin 1. maddesine göre sözleşmeye taraf olan devletler, gerek savaş gerekse<br />
barış zamanında önlemeyi taahhüt ettikleri soykırımın uluslararası hukuka göre bir suç<br />
olduğunu teyit etmişlerdir.<br />
Sözleşmenin başlangıç kısmı ve 1. maddesi değerlendirildiğinde, soykırımın<br />
uluslararası hukuka göre bir suç olarak kabul edildiği görülmektedir. Yalnızca devletler<br />
değil gerçek kişiler de soykırım suçundan sorumlu tutulabilmektedir. Bunun dışında<br />
devletlerin sorumluluğu da yalnızca soykırımın cezalandırılmasıyla sınırlı olmayıp aynı<br />
zamanda soykırımın önlenmesini de kapsamaktadır. Yani sözleşmeyle devletler, suçu<br />
önleme ve cezalandırma yükümlülüğü altına girmektedir. Ayrıca soykırım suçunun<br />
işlenebilmesi, sadece savaş zamanını değil, barış dönemini de içine almaktadır24.<br />
Soykırım suçunun tanımlandığı 2. madde, “Soykırımı Oluşturan Eylemler” başlığını<br />
taşımaktadır. 2. maddeye göre millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubu kısmen veya tamamen<br />
ortadan kaldırmaya yönelik olarak işlenen ve beş bent hâlinde belirtilen aşağıdaki<br />
fiillerden her biri, soykırım suçunu oluşturmaktadır:<br />
a. Grup üyelerinin öldürülmesi,<br />
b. Grup mensuplarında ciddî bedenî ve zihnî zarara sebep olma,<br />
c. Grubun fizikî varlığını kısmen veya tamamen ortadan kaldırmaya yönelik olarak<br />
kasten yaşam şartlarını değiştirme,<br />
d. Grup içinde doğumları önlemek amacıyla tedbirler dayatma,<br />
e. Gruba mensup çocukları zorla başka bir gruba nakletme.</p>

<p>2. maddede ilk ele alınması gereken husus, maddede işaret edilen gruplardır.<br />
Soykırım suçunun esası, bir grubu yok etme niyetine dayanır. Grubu ortaya çıkaran<br />
sosyal ilişkilerin dayanağı olan grubun niteliği, bu suçun özünü teşkil eder ve soykırım<br />
da doğrudan doğruya bu ilişkiyi hedef almaktadır25. Soykırımın Önlenmesi ve<br />
Cezalandırılması Sözleşmesi’nde düzenlenen mağdurların kimliği, soykırım suçunun<br />
temel özelliklerinden birini oluşturmaktadır26.<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde, soykırım suçunun<br />
mağduru olarak belirtilen grupların tespitine yönelik bir ölçüt yoktur. Bu sebeple<br />
ulusal ve uluslararası mahkemelerin çeşitli davalarda yaptıkları yorumlarla bu<br />
grupların kapsamı belirlenmiştir27. “Millî, etnik, ırkî ve dinî” başlıkları altında sayılan<br />
gruplar doğumla belirlenen, kalıcı üyeliğe bağlı olan ve sabit nitelikli topluluklardır. Bu<br />
grupların ortak özelliği, reddi mümkün olmayan ve irade dışında süreklilik arz eden<br />
yapılar olmasıdır28. Sayılan gruplar dışında kalan siyasî, kültürel, ekonomik, vb. gruplar,<br />
sözleşme kapsamı dışında kalmıştır29. Ayrıca mağdur olan gruplar, sayısal olarak azınlık<br />
olabileceği gibi bulundukları toplum içinde çoğunluğu da teşkil edebilirler30. Kısacası,<br />
sözleşmede belirtilen gruplar sayma yoluyla belirlenmiştir. Soykırım suçu, sınırlayıcı<br />
bir şekilde sayılan bu gruplara yönelik olabilir. Bunların dışındaki gruplar, sözleşmenin<br />
korumasından yararlanamazlar. Bir başka husus da bu grupların toplum içindeki<br />
gücünün ve konumunun dikkate alınmamış olmasıdır. Nüfus yoğunluğuna sahip olmak,<br />
ekonomik açıdan güçlü olmak, ilgili coğrafyada hâkim kültürü temsil etmek gibi ölçütler<br />
soykırım suçuna maruz kalınmayacağına karine teşkil etmemektedir.<br />
2. maddede tanımı yapılan soykırım suçunun gerçekleşebilmesi için, bahsi geçen<br />
grupların bir grup olarak, kısmen veya tamamen ortadan kaldırılması gerekmektedir.</p>

<p>Buradaki “grup olarak” tabiri, anlam doğuracak şekilde yorumlanmak durumundadır.<br />
Suçun mağdurları, söz konusu gruplardan birine mensup olmaları dolayısıyla failin<br />
hedefi olmalıdırlar. Kısacası soykırım suçu, bireylerden ziyade bireylerin oluşturduğu<br />
gruba yöneliktir31. Soykırım suçunun faili açısından “grup olarak” kavramı, grubu<br />
meydana getiren ve oluşturan özelliklerden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda, grupların<br />
seçilme gerekçeleri değil, grupların hedef olarak seçilmesi önem taşımaktadır32. Bu da<br />
ortaya, kitle hâlinde mağdurları ortaya çıkarmaktadır33. Soykırım suçunun mağdurları,<br />
bahsi geçen grupların mensubu olarak algılanıp damgalandıkları ve hedef seçildikleri<br />
için hukuka aykırı eylemlerin muhatabı olmaktadırlar34. Dolayısıyla mağdurların kesin<br />
olarak bu gruplardan herhangi birinin üyesi olup olmaması, suçun faili açısından<br />
önemlidir ancak eğer mağdurlar söz konusu gruplardan birinin üyesi olmasa bile failde<br />
böyle bir algı varsa bu da yeterli kabul edilmektedir.<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde dikkat çekici bir<br />
başka mesele de belirtilen grupların “kısmen veya tamamen imhası”nın aranmasıdır.<br />
Sözleşme, grupların tamamen ortadan kaldırılması şartını aramamış, kısmen imhayı da<br />
yeterli bulmuştur. Bu noktada, “kısmen imha” kavramının “tamamen imha” tabiri kadar<br />
kesinlik içermediği görülmektedir. Değişken niteliğine ve değişik ölçütleri akla getirme<br />
ihtimâline binaen, “kısmen” tabiri için nitelik ve nicelik olarak “esaslı ve belirgin” bir<br />
topluluğu, mahkeme kararları çerçevesinde kabul etmek gerekmektedir35. Nicelikten<br />
kast edilen, grubun büyük bölümünün ortadan kaldırılmasıdır. Grubun hedef alınan<br />
kısmıyla hayatta kalanları arasındaki kıyas, önemli bir ölçüttür. Mağdurların sayısı ile<br />
ulaşılmak istenen hedef arasında mantıklı bir oran bulunması hâlinde, “kısmen” tabiri<br />
karşılanmış olacaktır36. Diğer yandan nitelikten anlaşılması gereken ise grubun liderleri,<br />
önde gelen isimleri ve önemli kişileridir. Ayrıca “tamamen imha” tabiri de o grubun<br />
üyelerinin dünyanın her yerinde ortadan kaldırılması olarak anlaşılmamalı, grubun<br />
önemli bir bölümüne yönelmiş olması yeterli kabul edilmelidir37. Dolayısıyla “kısmen<br />
veya tamamen” tabiri, yalnızca rakamların aritmetik özelliğine veya gücüne göre değil<br />
bahsi geçen grupların değişik kıstaslar çerçevesindeki ağırlığına göre tespit edilmektedir.</p>

<p>3.2. Soykırım Suçunun Unsurları<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne göre soykırım suçu, iki<br />
unsurdan oluşmaktadır. Soykırım suçunun ilk unsuru olan maddî unsuru (actus reus),<br />
2. maddede sıralanan suç teşkil eden fiiller oluşturmaktadır. İkinci unsur ise manevî<br />
unsur (mens rea) olan kasttır. Manevî unsurdaki kast, bahsi geçen grupları kısmen veya<br />
tamamen ortadan kaldırmaya yönelik özel bir kasttır38. Aşağıda, sırasıyla soykırım<br />
suçunun maddî ve manevî unsurları ele alınacaktır.<br />
3.2.1. Soykırım Suçunun Maddî Unsuru<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesinde beş bent<br />
hâlinde sıralanan fiiller, söz konusu gruplara bedenen ve/veya ruhen zarar vermeye<br />
yöneliktir. Bedenî ve/veya ruhî zarar dışındaki millî, dinî, kültürel, sosyolojik, vb.<br />
özelliklere karşı gerçekleştirilen fiiller, soykırım suçunun kapsamına girmemektedir39.<br />
Maddede belirtilen fiiller tüketici niteliktedir. Dolayısıyla söz konusu fiiller dışındaki<br />
eylemler, soykırım suçunu oluşturmamaktadır40.<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesinde belirtilen<br />
fiiller ele alındığında ilk sırayı, a bendindeki “gruba mensup olanların öldürülmesi”<br />
almaktadır. Soykırım suçunun en açık ve belirgin hâlini bu fiil oluşturmaktadır41. Bu<br />
bentte bahsedilen fiil millî, etnik, ırkî veya dinî gruplardan birine mensup kişilerin<br />
yaşamlarının kasten sona erdirilmesidir. Öldürme fiilinin, ihmalî bir davranışla<br />
gerçekleşmesi durumunda da soykırım suçu işlenmiş olur42.<br />
Sözleşmede bahsedilen fiillerden ikincisi, 2. maddenin b bendinde düzenlenmiş olan<br />
“grup mensuplarında ciddî bedenî ve zihnî zarara sebep olma”dır. Bu fiil, grup üyelerine<br />
ağır bedenî veya ruhî bir zarar verme anlamına gelmektedir. Fail, işlediği fiillerle ağır bir<br />
zarara yol açmalıdır. İşkence, fizikî ve ruhî taciz, cinsel şiddet, tecavüz, zalimane veya<br />
insanlık dışı muamele, sınır dışı etme gibi uygulamalar, maddede belirtilen fiile örnek<br />
teşkil etmektedir43. Ruhî zararı tespit etmek, bedenî zararla mukayese edildiğinde daha<br />
zordur. Ayrıca bazı fiiller, hem bedenî hem de ruhî zarara yol açabilmektedir. Bu sebeple<br />
gerçekleştirilen eylemlerin bedenî veya ruhî bir zarar doğurup doğurmadığı, her olay<br />
için ayrıca incelenmeye muhtaçtır44. Bunun dışında, bu bende konu olan fiillerden doğan<br />
zararın söz konusu grubu yok etmeye elverişli olması da gerekir.</p>

<p>Soykırım suçunu oluşturan üçüncü fiil, “grubun fizikî varlığını kısmen veya tamamen<br />
ortadan kaldırmaya yönelik olarak kasten yaşam şartlarını değiştirme”dir. 2. maddenin c<br />
bendinde düzenlenmiş olan bu fiil, yaşam koşularının ağırlaştırılması yoluyla yavaş yavaş<br />
yok etmeye dönük bir eylemdir46. Mağdur grubun üyelerinin hayatı ve vücut bütünlüğü<br />
doğrudan saldırıya uğramamakta, dolaylı yollardan yok edilmeye çalışılmaktadır47.<br />
Yaşamın devamını sağlamak üzere yeme-içme, giyinme, temizlik, barınma, sağlık hizmeti,<br />
vb. kaynaklardan yoksun bırakma ve sistematik sürgün, fizikî zahmet, haddinden fazla<br />
çalıştırma gibi yöntemlerle yaşam koşullarını köklü bir şekilde zorlaştıran ya da imkânsız<br />
hâle getiren eylemler, bu kapsama girmektedir. Bu fiilde, neticenin gerçekleşmesi koşulu<br />
aranmamaktadır. Tek tek bireylerin değil bütün bir grubun hedef alındığı bu eylem, ihmalî<br />
surette işlenemez zira tamamen veya kısmen ortadan kaldırmaya yönelik tasarlanmış<br />
yaşam şartları, “yapmama” sonucu ortaya çıkamaz48.<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesinin d bendinde,<br />
“grup içinde doğumları önlemek amacıyla tedbirler dayatma” fiili yer almaktadır. Nüfus<br />
artışını engellemeye dönük olarak engelleyici tedbirleri içeren bu eylemin kapsamına, bu<br />
amacı gerçekleştirebilecek muhtelif tıbbî müdahaleler girmektedir. “Biyolojik soykırım”<br />
şeklinde nitelendirilen bu fiille izlenen yöntemler aracılığıyla grubun çoğalmasının<br />
önüne geçilerek uzun vadede grubun yok olması amaçlanmaktadır. Kısırlaştırmaya<br />
yönelik ameliyatlar, genetik müdahaleler ve somut olaya göre ilgili grubun sosyolojik<br />
özelliklerinden kaynaklanan daha değişik yöntemler (tecavüz yoluyla gruba mensup<br />
kadınların başka gruba mensup erkekler tarafından kasten hamile bırakılması, zorla<br />
doğum kontrolü, evliliklerin yasaklanması, vb.), uluslararası mahkeme kararları<br />
tarafından d bendi çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bu tedbirlerin alınması yeterli<br />
olup failin bu amaca ulaşması şart değildir49.<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde düzenlenen son fiil, 2.<br />
maddenin e bendindeki “gruba mensup çocukları zorla başka bir gruba nakletme”dir.<br />
Gruba mensup 18 yaşından küçük kişilerin ailelerinden zorla alınarak mensubu<br />
bulundukları grupla kültürel bağları koparılmaktadır. Bu naklin sonucunda, başka bir<br />
grubun hâkim olduğu ortam içinde yetiş (tiril) en çocukların yeni bir kimlik kazanmalarına<br />
yol açılmaktadır. Bu fiilin kapsamına sadece fizikî zorlama değil, her türlü psikolojik<br />
eziyet, baskı, şiddete uğrama korkusu gibi manevî yöntemler de girmektedir. Zorlama<br />
fiilleriyle çocuklar, doğal ortamlarından alıkonularak yeni bir yaşam alanı içinde yaşama<br />
mecburiyetinde bırakılmaktadır. Bu fiilde, fizikî imha söz konusu değildir50. Buradaki&nbsp;nakil, süreklilik taşımalıdır. Nakil ve kültürel bağ kopukluğu yoluyla grubun biyolojik<br />
devamlılığı tehlikeye düşürülmektedir51.<br />
2. maddenin e bendindeki “gruba mensup çocukları zorla başka bir gruba nakletme”<br />
fiiliyle ilgili olarak William A. SCHABAS, Çocuk Hakları Sözleşmesi sebebiyle çocuk<br />
tabirinin 18 yaşından küçükleri kapsadığı yönündeki mutabakatı tam olarak kabul<br />
etmemektedir. Zira SCHABAS, e bendinde düzenlenen eylemin çocukların kendi<br />
kültürel bağlarından koparılması ve farklı bir ortamda yeni bir kimlik kazanması<br />
anlamına geldiğini belirterek, bu eylemin gerçekleşebilmesi için çocukların çok<br />
küçük yaşta ailelerinden ve bulundukları kültürel ortamdan koparılmaları gerektiğini<br />
ifade etmektedir. SCHABAS, yaş grubu itibarıyla 18 yaşına yakın olan çocuklar için<br />
yeni bir kimlik edindirilmesinin oldukça zor olduğu kanaatindedir52. SCHABAS’ın bu<br />
yaklaşımı akla yatkın olmakla birlikte, gözden uzak tutulmaması gereken husus, 2.<br />
maddenin e bendinde yasaklanan fiilin çocuklara zorla başka bir kimlik kazandırmak<br />
olmadığıdır. Bu bentte düzenlenmiş olan fiil, gruba mensup çocukları, kendilerinin ve<br />
yasal temsilcilerinin rızası olmadan bir başka gruba cebren “nakletmek”tir. Dolayısıyla<br />
zorla nakle maruz kalmış ve bahsi geçen gruplardan birine mensup çocukların varlığı<br />
hâlinde, bu fiil gerçekleşmiş olacaktır. Bu çocukların kimlik değiştirip değiştirmediği<br />
2. maddenin e bendinin kapsamı dışındadır. SCHABAS’ın bu yaklaşımı hayatın olağan<br />
akışıyla uyumludur fakat 18 yaşını henüz doldurmamış ya da yakın yaşlardaki çocukların<br />
nakli hâlinde, söz konusu çocuklarda bir kimlik kaybı oluşmasa veya belirgin bir kimlik<br />
değişikliği ortaya çıkmasa dâhi, kendilerinin ve yasal temsilcilerinin rızası dışında bir<br />
nakil sebebiyle bu çocukların Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin<br />
e bendinde belirtilen fiil kapsamında mağdur olarak kabul edilmesi, sözleşmenin lafzı<br />
açısından bakıldığında kanaatimizce mümkün görünmektedir.<br />
Gruba mensup çocukları zorla başka bir gruba nakletmek fiiliyle ilgili dikkat çekici<br />
bir husus da bu eylemin kültürel bir boyutunun olmasıdır. Her ne kadar soykırım suçu<br />
kapsamında korunan gruplar içinde kültürel gruplar olmasa da 2. maddenin e bendinde<br />
düzenlenen “gruba mensup çocukları zorla başka bir gruba nakletme” fiili aslında,<br />
bahsi geçen grupların kültürel kimliğini korumaya yöneliktir53. Dolayısıyla sözleşme, en<br />
azından 18 yaşından küçükler açısından kültürel kimliği de kapsamına almıştır. Ayrı ve<br />
bağımsız bir varlık olarak koruma altına alınmamış kültürel grupların eksikliği, bu yolla<br />
bir ölçüde giderilmiş olmaktadır.<br />
3.2.2. Soykırım Suçunun Manevî Unsuru<br />
Soykırım suçunu oluşturan eylemler, yalnızca kasten gerçekleşebilir. Bu suçun taksirle<br />
işlenmesi söz konusu olmaz54 ancak bu eylemlerin genel kastın unsurları olan bilerek&nbsp;ve isteyerek yapılması, soykırım suçu açısından kastın varlığına tek başına delalet<br />
etmez. Bu suç için daha ileri ve gelişmiş özel bir kast (dolus specialis) gereklidir55.<br />
Özel kast, soykırım suçunun gerçekleştiğinin kabul edilebilmesi için aranan katı bir<br />
koşuldur. Söz konusu gruplardan birinin kısmen veya tamamen, ayrı ve belirgin bir<br />
varlık olarak yok edilmesi niyeti, mutlak surette ispatlanmalıdır56. Fail, “soykırım<br />
yapmaya yönelik özel bir kast”la hareket etmeli; soykırım suçuyla ilgili özel bir plan<br />
yapmış olmalıdır. Bu özel planla birlikte soykırımın gerçekleşmesi, soykırım suçunun<br />
ispatı bakımından önem taşımaktadır57. Soykırım suçu için aranan bu özel kast, hem<br />
bu suçun varlık sebebi hem de benzer maddî unsurları taşıyan diğer uluslararası<br />
hukuk suçlarından ayıran özelliğidir58. Özel kast, kasten işlenen bu suçun anahtar<br />
ve ayırıcı unsurudur. Soykırım suçunda bu özel kastın ispatlanamaması durumunda,<br />
işlenen fiiller soykırım olarak değerlendirilemez59. İşlenen fiillerin tamamında bu<br />
özel kastın varlığı gereklidir. Ayrıca bu özel kast, fiiller işlenmeye başlanmadan önce<br />
kararlaştırılmış olmalıdır60.<br />
Soykırım suçunda fail sadece bahsi geçen gruplara mensup kişileri imha maksadıyla<br />
değil aynı zamanda söz konusu grubun gelecek nesillerini de yok etmeye yönelik eylemler<br />
içine girmektedir. Bu sebeple grubu yok etme kastı dışında, grubun üyelerine yönelik<br />
gerçekleştirilen eylemlerde mağdurlar, sırf ilgili grubun üyesi olmaları münasebetiyle<br />
hedef seçilmiş olmalıdırlar61. Burada, mağdurların kişiliği değil bahsi geçen gruplara<br />
aidiyeti önem taşımaktadır62. İmha etme özel kastı, grubun bağımsız ve ayrı kimliğini yok<br />
etmeye yönelik olmalıdır. Genel olarak grubun kültürel özelliklerini ortadan kaldırmaya<br />
yönelik eylemler, soykırım suçu kapsamına girmez63. Eğer kast unsurunda, bu gruplara&nbsp;yönelik özel kast bulunmazsa mağdurların bu gruplardan birinin üyeleri olması bile<br />
soykırım suçunu oluşturmaya yetmez. Bu durumda suçun niteliği değişir64.<br />
Fail, soykırım suçu için aranan özel kastla hareket etmelidir ancak suçun oluşması<br />
için hedeflenen maksada ulaşmak şart değildir. Failin bu amaçla hareket etmesi<br />
yeterlidir65. Öte yandan özel kast, doğrudan doğruya işlenen fillere yönelik olmalı ve<br />
fillerle özel kast arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Ayrıca, normal şartlar altında, fiillerin<br />
doğrudan yok etme amacını sağlamaya elverişli olması da gereklidir.</p>

<p>3.3. Soykırım Suçunda Cezalandırılacak Eylemler<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 3. maddesinde,<br />
cezalandırılacak eylemler sıralanmıştır. Maddede bu eylemler soykırımda bulunmak,<br />
soykırımda bulunulması için işbirliği yapmak, soykırımı doğrudan ve açık bir şekilde<br />
kışkırtmak, soykırıma teşebbüs etmek ve soykırıma iştirak etmek şeklinde beş bent<br />
hâlinde belirtilmiştir. Maddeden anlaşıldığı üzere, sadece 2. maddede sıralanan fiilleri<br />
doğrudan gerçekleştirmek değil aynı zamanda bu suça teşebbüs ve iştirak gibi suç<br />
tipleri de cezalandırılacak eylemler kapsamındadır.<br />
2. ve 3. madde birlikte değerlendirildiğinde, soykırım suçunu teşkil eden maddî<br />
hareketlerin bazıları için neticenin gerçekleşmesi aranırken, bazıları içinse böyle bir<br />
koşul söz konusu değildir. Örneğin öldürme, bedenî ve ruhî zarar fiillerinde neticenin<br />
gerçekleşmesi gerekirken; grup içi doğumlara engel olmak ve grubun yaşam şartlarının<br />
kötüleştirilmesi eylemlerinde neticenin ortaya çıkmış olmasına gerek yoktur. Dolayısıyla<br />
neticenin gerçekleşmesi gereken durumlarda teşebbüs mümkündür ancak neticenin<br />
aranmadığı fiillerde teşebbüs söz konusu olamaz67.<br />
3. maddede açıkça belirtildiği üzere, soykırıma iştirak etmek de cezalandırılacak<br />
eylemler arasındadır. Soykırıma iştirakte dikkat edilmesi gereken ilk husus, soykırım<br />
suçunun gerçekleşebilmesi için gerekli olan, söz konusu gruplardan birini kısmen veya<br />
tamamen yok etmeye yönelik özel kastın ispatıdır. Bu hususun her türlü şüpheden uzak<br />
bir şekilde ortaya çıkmasından sonra, soykırım suçuna iştirakin varlığı araştırılabilir68.<br />
Öte yandan, iştirak müessesi zaman zaman ikincil bir niteliğe sahip gözükse de soykırım<br />
suçu açısından böyle bir değerlendirme yapmak doğru olmaz çünkü soykırımda<br />
iştirak, genellikle suçun arka planı açısından asıl faili tespit etmek bakımından son&nbsp;derece önemlidir69. Zira 3. maddenin e bendinde düzenlenen soykırıma iştirak siyasî,<br />
askerî veya toplumsal düzlemde sorumlu olanları kapsayan bir niteliğe sahiptir. Bu<br />
zeminde sorumlu olanlar genellikle suçun organize edilmesinden, icrasından ve<br />
benzeri faaliyetlerden sorumlu kişilerdir70. Bir başka husus da soykırım suçuna katılan<br />
failin işlenen bütün suçlara iştirak etmesinin şart olmaması ve bu eylemlerden birine<br />
katılmasının yeterli olmasıdır. Ayrıca, soykırım suçunu açıkça ve doğrudan kışkırtmak<br />
da suç kabul edildiğinden soykırım suçunun icrasına başlanmamış olsa bile aleni ve<br />
doğrudan tahrik de cezalandırılmayı gerektirir71.<br />
3.4. Soykırım Suçunda Sorumluluk<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi açısından bakıldığında iki tür<br />
sorumluluk söz konusudur. Bunlardan ilki, 4. madde kapsamına giren gerçek kişilerin<br />
sorumluluğudur. İkinci sorumluluk hâli ise devletlerin sorumluluğunu düzenleyen 9.<br />
maddede yer almaktadır.<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 4. maddesi, soykırım<br />
suçundan sorumlu tutulabilecek gerçek kişileri düzenlemektedir. “Kişilerin<br />
Cezalandırılması” başlıklı bu maddeye göre soykırım suçunu veya 3. maddede belirtilen<br />
eylemlerden herhangi birini gerçekleştiren kişiler cezalandırılırlar. Bu kişilerin anayasaya<br />
göre yetkili yönetici veya kamu görevlisi ya da özel kişi olması, cezalandırmaya engel<br />
teşkil etmemektedir.<br />
4. maddeye bakıldığında suçun faili, sayma yoluyla sınırlandırılmamış ve failde<br />
herhangi bir özellik aranmamıştır. Devlet gücünü kullanan yönetici, asker, polis gibi<br />
kamu görevlilerinin yanında paramiliter birliklerin, gerilla gruplarının, terör örgütlerinin<br />
mensupları gibi özel kişiler de bu suçu işleyebilirler. Dolayısıyla herkes bu suçun faili<br />
olabilir72. Soykırım suçunda, yargılanabilirlik ve cezalandırabilirlik açısından failin<br />
makamının veya görevinin herhangi bir önemi yoktur73. Fail gerçek kişidir ve sorumluluk<br />
da şahsî sorumluluktur. Üst makamların emrini yerini getirmiş olmak, faili soykırım suçu<br />
açısından sorumluluktan kurtarmaz74. Sorumluluk açısından ast-üst ilişkisi, hukukî ya<br />
da fiilî olabilir. Öte yandan üst sıfatını taşıyan kişi açısından sorumluluk, hem şahsen<br />
gerçekleşebilir hem de üst olmaktan kaynaklanabilir. Ayrıca üst, asker ya da sivil<br />
olabilir75.<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 9. maddesi ise devletlerin<br />
sorumluluğunu düzenlemektedir. Bu maddeye göre, sözleşmeye taraf olan devletler<br />
arasında sözleşmenin yorumlanmasında, uygulanmasında ya da yerine getirilmesinde ve&nbsp;ayrıca 2. maddede belirtilen soykırım oluşturan fiillerle ve 3. maddedeki eylemlerle ilgili<br />
olarak bir devletin sorumluluğu kapsamında çıkan uyuşmazlıklarda, uyuşmazlığa taraf olan<br />
devletlerden birinin talebi üzerine konu, Uluslararası Adalet Divanı’na taşınabilir. Böyle bir<br />
durumda Uluslararası Adalet Divanı, konuyu hukukî bir uyuşmazlık çerçevesinde çözecektir76.<br />
Uluslararası Adalet Divanı’na verilen bu yetkiyle devletlere tek taraflı bir başvuru yapma<br />
imkânı tanınmıştır ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, Uluslararası Adalet<br />
Divanı’nın gerçek kişiler için yargılama mercii olarak kabul edilmemiş olmasıdır. Divan,<br />
devletler arasındaki uyuşmazlığı inceler ve 9. madde kapsamındaki bu incelemede, sadece<br />
hukukî nitelemeyi yapmakla yetkilidir77. Nitekim Uluslararası Adalet Divanı, Bosna-Hersek’in<br />
başvurusunu kabul etmiş ve Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi<br />
çerçevesinde yargı yetkisi olduğunu belirterek Bosna-Hersek ile Sırbistan-Karadağ<br />
devletleri arasında yargılama yapmıştır. Bu yargılama, bir devletin (Sırbistan-Karadağ)<br />
sözleşme çerçevesinde soykırımla itham edildiği ilk dava niteliğindedir78.<br />
Soykırım suçunun niteliği ve koruduğu menfaat değerlendirildiğinde, bütün<br />
uluslararası toplumun korunması ve kamu düzeninin sağlanması esas alınmaktadır. Bu<br />
sebeple soykırım suçu açısından hukuka uygunluk sebeplerinin varlığı söz konusu olamaz.<br />
Meşru müdafaa, ızdırar hâli, hakkın icrası, kanun hükmünü yerine getirme gibi hukuka<br />
uygunluk sebepleri ile savaş hâli, ülke savunması, amirin emri gibi durumlar da soykırım<br />
suçunda sorumluluğu ortadan kaldırmaz79. Ayrıca, sorumluluğu ortadan kaldırmayan bir<br />
başka mesele de zamanaşımına ilişkindir. 26.11.1968 tarihinde imzalanan ve 11.11.1970’de<br />
yürürlüğe giren “Savaş Suçlarına ve İnsanlığa Karşı Suçlara Yasal Zamanaşımı<br />
Kısıtlamalarının Uygulanmaması Sözleşmesi” uyarınca, soykırım suçlarının soruşturulması<br />
ve kovuşturulması esnasında zamanaşımı dikkate alınmayacaktır80. Bu sebeple Savaş<br />
Suçlarına ve İnsanlığa Karşı Suçlara Yasal Zamanaşımı Kısıtlamalarının Uygulanmaması<br />
Sözleşmesi’nin yürürlüğe girdiği tarihten sonraki ya da sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihte<br />
devam eden soykırım suçuna yönelik eylemlerin soruşturulmasında ve kovuşturulmasında<br />
zamanaşımı sürelerinin uygulanması söz konusu olamayacaktır.<br />
4. Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin Hocalı<br />
Katliamına Uygulanması<br />
Bu bölümde, Yukarı Karabağ sorunu çerçevesinde gerçekleşen vahşetlerden biri olan<br />
ve 25-26 Şubat 1992 tarihleri arasında meydana gelen Hocalı katliamı, 09.12.1948 tarihli&nbsp;Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi açısından, aşağıdaki alt başlıklar<br />
esas alınarak incelenecektir.<br />
4.1. Taraf Olma Ehliyeti<br />
Hocalı katliamı, Yukarı Karabağ Bölgesi içinde gerçekleşmiştir. Katliama maruz kalan<br />
kitle, Azerbaycan vatandaşıdır. Saldırıyı yapanlar ise Ermenistan devleti askerî birlikleri<br />
ve Yukarı Karabağ’da yaşayan Ermenilerdir. Ermenistan devleti, kendi askerî birliklerinin<br />
Hocalı’da yer almadığını belirtse de BM Güvenlik Konseyi kararlarından da anlaşıldığı üzere,<br />
Ermenistan devleti ordusuna bağlı birlikler, Yukarı Karabağ’daki silahlı Ermeni gruplarla<br />
birlikte hareket etmişlerdir. Saldırıyı yapanların idarî, malî, askerî ve siyasî açılardan resmî<br />
ve/veya gayrıresmî olarak Ermenistan devletine bağlı olduğu anlaşıldığına ve BM Güvenlik<br />
Konseyi kararlarında da bu hususa işaret edildiğine göre Ermenistan’ın Hocalı’da söz<br />
konusu eylemleri gerçekleştirenler üzerinde etkin denetimi olduğu görülmektedir.81<br />
Etkin denetimle ilgili bir başka veri de Yukarı Karabağ’daki silahlı Ermeni birliklerinde<br />
üst düzey görev yapan kişilerin daha sonra Ermenistan devletinin yöneticileri<br />
olmalarıdır. Robert KOÇARYAN, Serj SARKİSYAN ve Samvel BABAYAN gibi Yukarı<br />
Karabağ’daki Ermenilere komuta eden kimseler, ilerleyen süreçte Ermenistan devletinde<br />
devlet başkanlığı, başbakanlık, bakanlık ve genel kurmay başkanlığı gibi görevlerde<br />
bulunmuşlardır82. Öte yandan, Karabağ sorunuyla ilgili olarak devam eden görüşmelerde<br />
Ermenistan’ın taraf sıfatıyla yer alması, bu sorun kapsamında ortaya çıkmış Hocalı<br />
katliamından Ermenistan’ın soyutlanmasına imkân tanımamaktadır. Bu durumda<br />
mağdurlar Azerbaycan vatandaşları, failler ise Ermenistan vatandaşı olan Ermenistan<br />
askerî görevlileri, Azerbaycan vatandaşı olan Yukarı Karabağ’daki Ermeniler ve 366.<br />
Motorize Alay bünyesinde görev yapan Ruslardır83. Dolayısıyla Soykırımın Önlenmesi&nbsp;ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne taraf olma bakımından ele alınması gereken<br />
devletler, Azerbaycan ve Ermenistan’dır. Azerbaycan 16.08.1996 tarihinde, Ermenistan<br />
ise 23.06.1993’te sözleşmeye taraf olmuştur. Bu sebeple Soykırımın Önlenmesi ve<br />
Cezalandırılması Sözleşmesi hem Azerbaycan’ı hem de Ermenistan’ı bağlar84.<br />
Taraf olma ehliyeti açısından akla gelebilecek bir başka husus da hem Azerbaycan’ın<br />
hem de Ermenistan’ın Hocalı’da gerçekleşen katliamdan sonra, Soykırımın Önlenmesi ve<br />
Cezalandırılması Sözleşmesi’ne taraf olmasıdır. Bu durum, Azerbaycan ve Ermenistan<br />
açısından soykırım suçundan sorumlu tutulmamayı sağlamaz. Zira bu suç, uluslararası<br />
toplum ve uluslararası ceza mahkemeleri tarafından örf-âdet hukuku kapsamında<br />
kabul edilmektedir. Ayrıca soykırım suçu, emredici kurallara (jus cogens) aykırılık teşkil<br />
ettiği gibi uluslararası toplumun her üyesine sorumluluk getiren ve herkese karşı ileri<br />
sürülebilen bir etkiye (erga omnes) sahiptir. Uluslararası toplum üyelerinin soykırım<br />
suçuyla bağlı olması için akdî bir yükümlülük altına girmiş olmaları şart değildir85.<br />
4.2. Yargılama Yetkisi<br />
Yukarı Karabağ Bölgesi içinde stratejik bir öneme sahip olan Hocalı, coğrafî olarak<br />
Azerbaycan toprakları içinde yer almaktadır. Hocalı’ya yönelik saldırıların başladığı<br />
andan günümüze kadar geçen süre içinde, BM Güvenlik Konseyi’nin yukarıda<br />
bahsedilen kararlarından da anlaşılacağı üzere, Yukarı Karabağ Bölgesi Ermenistan’ın<br />
işgali altındadır. Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 6. maddesi<br />
uyarınca, soykırım suçunu gerçekleştirdiği iddiasıyla suç isnadında bulunulan kimseler,<br />
suçun işlendiği devletin yetkili yargı organları önünde veya tarafların yargılama yetkisini<br />
kabul etmesi durumunda, uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanırlar. Bu<br />
durumda, soykırım suçunun işlendiği iddia edilen Hocalı, Azerbaycan toprakları içinde<br />
bulunduğuna göre, yargılama yapma yetkisi öncelikle Azerbaycan mahkemelerine<br />
aittir. Azerbaycan ve Ermenistan arasında bir mutabakat olması hâlinde ise 6. maddede<br />
belirtildiği üzere, uluslararası bir ceza mahkemesi de yetkili kılınabilir. Tarafların Yukarı<br />
Karabağ sorunuyla ilgili herhangi bir zeminde ilerleme kaydedemediği düşünüldüğünde,<br />
bu son ihtimâlin hayata geçmesi, oldukça düşüktür.<br />
Yargılama yetkisi kapsamında belirtilmesi gereken bir başka husus da Uluslararası<br />
Adalet Divanı’nın yetkisidir. Yukarıda da bahsedildiği üzere, Soykırımın Önlenmesi<br />
ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 9. maddesi uyarınca bir devletin sorumluluğu<br />
kapsamında çıkan uyuşmazlıklarda, sözleşmeye taraf olan devletlerden birinin başvurusu<br />
üzerine, Uluslararası Adalet Divanı 9. madde çerçevesinde bir yargılama yapabilmektedir.<br />
Bu sebeple Azerbaycan’ın ve Ermenistan’ın sözleşmeye taraf olmasından mütevellit,&nbsp;Azerbaycan’ın Uluslararası Adalet Divanı’na 9. madde kapsamında başvuru yapma<br />
hakkı bulunmaktadır.<br />
4.3. Zaman Bakımından Yetki<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, 09.12.1948 tarihinde imzalanmış<br />
ve 12.01.1951’de uluslararası hukuk açısından yürürlüğe girmiştir. Sözleşmede aksine bir<br />
hüküm bulunmadığından bu sözleşme, Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 28.<br />
maddesi uyarınca86, yürürlüğe girdiği tarihten sonraki olaylara uygulanır87. Hocalı katliamı<br />
25-26 Şubat 1992 tarihlerinde gerçekleştiğinden, Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması<br />
Sözleşmesi, Hocalı’da gerçekleşen fiillere uygulanabilir. Öte yandan, 26.11.1968 tarihinde<br />
imzalanan ve 11.11.1970’de yürürlüğe giren Savaş Suçlarına ve İnsanlığa Karşı Suçlara Yasal<br />
Zamanaşımı Kısıtlamalarının Uygulanmaması Sözleşmesi’ne göre, soykırım suçlarının<br />
soruşturulması ve kovuşturulması sırasında zamanaşımı dikkate alınmayacağından, Hocalı<br />
katliamıyla ilgili olarak zamanaşımı iddiası da ileri sürülemeyecektir.<br />
4.4. Hocalı’da İşlenen Fiillerin Soykırım Suçunun Unsurları Bakımından<br />
Değerlendirilmesi<br />
4.4.1. Maddi Unsur<br />
Hocalı’da işlenen fiiller, Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2.<br />
maddesinde beş bent hâlinde sıralanan fiillerden ilk üçüne uymaktadır. Bunlardan ilki, 2.<br />
maddenin a bendinde yer alan “grup üyelerinin öldürülmesi”, eylemidir. Yukarıda, Hocalı<br />
katliamıyla ilgili olarak belirtilen veriler ve deliller ışığında, 613 kişinin öldürüldüğü<br />
bilinmektedir. Soykırım suçunun en açık ve belirgin hâli olan öldürme fiilinin bilerek<br />
ve isteyerek gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır zira bu sayıda insanı taksirle öldürmek,<br />
hayatın olağan akışına uygun değildir.<br />
Sözleşmenin 2. maddesinin b bendinde düzenlenen “grup mensuplarında ciddî<br />
bedenî ve zihnî zarara sebep olma” fiili de Hocalı’da gerçekleştirilmiştir. Saldırılarda<br />
487 kişi sakat kalmış, 1275 kişi ise alıkonulmuştur. Ayrıca Hocalı sakinleri işkenceye,<br />
fizikî ve ruhî tacize, tecavüze ve pek çok insanlık dışı muameleye maruz kalmışlardır.<br />
Sakat bırakılanlarda ve fizikî müdahaleye muhatap olanlarda ortaya ciddi bedenî<br />
tahribat çıkmıştır. Alıkonulan şahıslardan serbest bırakılanlar ile ruhî tacize ve tecavüze<br />
uğrayanlar için ise için ciddi bir ruhî çöküntü gerçekleşmesi hayatın olağan akışı içinde<br />
normal karşılanmalıdır. Gerçekleştirilen fiillerin pek çoğu, hem bedenî hem de ruhî<br />
zarara yol açmıştır. Öte yandan, alıkonulanların bir kısmının akıbetinin aradan geçen<br />
yirmi yıldan fazla süreye rağmen hâlâ belirsiz olması ise Hocalı sakinlerinin ve genel<br />
olarak Azerbaycan Türklerinin psikolojik durumunu ciddi surette etkileyecek niteliktedir.</p>

<p>Hocalı’da meydana gelen fiillerle ilgili Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması<br />
Sözleşmesi’nde belirtilen eylemlere uyan son husus, 2. maddenin c bendinde belirtilen<br />
“grubun fizikî varlığını kısmen veya tamamen ortadan kaldırmaya yönelik olarak kasten<br />
yaşam şartlarını değiştirmek”tir. Hocalı katliamının gerçekleştiği tarihten yaklaşık beş<br />
ay önce başlamak üzere, Hocalı sakinleri Ermeni birliklerinin değişik uygulamalarına<br />
maruz kalmıştır. Ekim 1991’den itibaren silahlı abluka altında olan Hocalı’da, katliamın<br />
gerçekleştiği 25-26 Şubat 1992 tarihine kadar ulaşım imkânı kısıtlanmış; yiyecek, yakıt,<br />
vb. temel ihtiyaç maddeleri ikmâli engellenmiş; ayrıca bu süre zarfında her gün ağır<br />
bombardıman gerçekleştirilmiştir. Bu eylemlerle Hocalı sakinleri için yaşam koşulları<br />
ağırlaştırılmış, doğrudan gerçekleştirilen eylemlerin yanı sıra dolaylı yollarla da yok<br />
etmeye yönelik sistematik bir faaliyette bulunulmuştur. Yaşam şartlarının köklü bir<br />
şekilde değiştirilmesi ve hatta imkânsız hâle getirilmesi, söz konusu olmuştur.<br />
Maddî unsur çerçevesinde belirtilmesi gereken bir diğer husus da devletlerin<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi çerçevesinde, soykırımı önleme<br />
ve bu suçu işleyenleri cezalandırma yükümlülüğünün de bulunmasıdır. Uluslararası<br />
Adalet Divanı’nın yukarıda bahsedilen Bosna-Hersek ile Sırbistan-Karadağ arasındaki<br />
yargılama sonucunda verdiği kararda da belirtildiği üzere, sözleşmenin ihlâli, sadece<br />
sözleşmede belirtilen eylemlerin gerçekleştirilmesini değil aynı zamanda bu fiillerin<br />
gerçekleştirilmesinin önlenmesini ve bu fiilleri gerçekleştirenleri cezalandırmayı da<br />
kapsamaktadır. Dolayısıyla devletler için “yapmama, yapılmasını önleme ve yapılanı<br />
cezalandırma” yükümlülükleri söz konusudur. Bu kapsamda Ermenistan, etkin denetimi<br />
altında bulunan faillerin gerçekleştirdiği eylemlerle ilgili olarak yaklaşık beş ay boyunca<br />
herhangi bir önleyici tedbir almamış; Hocalı’da sivillere yönelik olarak gerçekleştirilen<br />
fiillerin işlenmesi esnasında, eylemlerin sona erdirilmesine yönelik hiçbir irade beyanında<br />
bulunmamıştır. Ayrıca Ermenistan, bu fiilleri gerçekleştirenlerle ilgili kovuşturma<br />
yapmamış ve dolayısıyla failleri cezalandırma yoluna gitmemiştir. Bu sebeple Ermenistan,<br />
soykırımın önlenmesi ve cezalandırılması yükümlülüğünü de ihlâl etmiştir.<br />
4.4.2. Manevî Unsur<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde düzenlenmiş olan soykırım<br />
suçunun gerçekleşmesinde kilit rolü, suçun manevî unsuru oluşturmaktadır. Yukarıda<br />
ele alındığı üzere, soykırım suçunun kabul edilebilmesi için sözleşmede belirtilen<br />
fiillerin millî, etnik, dinî veya ırkî bir grubun kısmen veya tamamen yok edilmesi<br />
niyetiyle gerçekleştirilmesi gereklidir. Bu grup mensuplarına yönelik eylemler, grup<br />
üyelerinin kişiliğinden değil mağdurların ilgili gruplardan birine mensup olmasından<br />
kaynaklanmalıdır. Ayrıca, imha etme kastının grubun varlığını/kimliğini ortadan<br />
kaldırmaya yönelik olması da gerekmektedir. Dolayısıyla, sıralanan özelliklere sahip<br />
bu özel kast yoksa veya ispatlanamıyorsa soykırım suçunun işlendiğinin kabul edilmesi<br />
mümkün olmayacaktır.<br />
Hocalı’da gerçekleştirilen fiillerin mağdurlarına bakıldığında, öncelikle mağdurların<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde belirtilen gruplardan birinin<br />
üyesi olup olmadığı incelenmelidir. Bu fiillere maruz kalanların Azerbaycan Türkleri&nbsp;olduğu görülmektedir. Dolayısıyla Ermenilerin saldırıları etnik ve millî bir gruba yönelik<br />
olarak gerçekleştirilmiştir. İkinci olarak ele alınması gereken husus, mağdurların<br />
kısmen veya tamamen imha edilmiş olması ölçütünü karşılayıp karşılamadığıdır.<br />
Bu kapsamda dikkat edilmesi gereken ilk husus söz konusu fiillerin mağdurlarının<br />
Hocalı sınırları içinde yaşayıp yaşamadıklarıdır. Kısmen veya tamamen imha edilmiş<br />
olmanın ölçüsü, Hocalı’nın resmî sınırları içinde yaşayan halk dikkate alınarak tayin<br />
edilecektir. Bu noktadan bakıldığında, mağdurların tamamının Hocalı sakini olduğu<br />
ve gerçekleştirilen eylemlerin Hocalı sınırları içinde meydana geldiği anlaşılmaktadır.<br />
Bir diğer husus, Hocalı sakinlerinin kısmen veya tamamen yok edilip edilmediğidir.<br />
Hocalı’da yaşayanların tamamı yok edilmemiştir. Bununla birlikte, Hocalı’nın uzun<br />
süre abluka altında tutulduğu, yaşam şartlarının ağırlaştırıldığı ve hayatta kalmanın<br />
kademe kademe imkânsızlaştırıldığı göz önüne alındığında, Soykırımın Önlenmesi<br />
ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde aranan “tamamen imha”ya yönelik eylemlerin<br />
gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Öte yandan, sözleşmede belirtilen “kısmen imha” ölçütü<br />
ele alındığında, Hocalı’da öldürülenlerin; sakat bırakılanların; alıkonulup kaçırılanların;<br />
işkenceye, ruhî ve bedenî tacize muhatap olanların ve sözleşmede belirtilen benzeri<br />
eylemlere maruz kalanların sayısı belirleyici olacaktır. Hocalı’da gerçekleştirilen bu<br />
fiillerin mağdurlarının sayısı, Hocalı nüfusunun ezici bir çoğunluğuna denk gelmektedir ki<br />
bu da kısmen veya tamamen imha şartının gerçekleştiği yönünde bir kanaat oluşmasına<br />
yol açmaktadır. Zira Hocalı’nın o tarihteki nüfusu, 11.356’dır ancak Ermeni saldırılarının<br />
başlamasından sonra bölgede yaşayan Türkler, aşama aşama Hocalı’yı terk etmişlerdir.<br />
Olay gecesi Hocalı’da yaşayan Türklerin nüfusu, yaklaşık 3.000’dir88. Hocalı’da yaklaşık<br />
beş aylık bir süre boyunca gerçekleştirilen eylemler, Hocalı’yı haritadan silmeye yönelik<br />
bir amacın olduğu kanaatini uyandırmaktadır.<br />
Soykırım suçunun manevî unsuru bakımından ele alınması gereken son ve en<br />
önemli husus ise bir grubu kısmen veya tamamen imha etme kastının ispatıdır. Yani,<br />
Hocalı’da yaşayan Türklerin millî ve etnik bir grubun mensubu olmaları münasebetiyle<br />
kısmen veya tamamen imha edilmesine yönelik niyetin varlığıdır. Bu niyetin varlığını<br />
gösteren en önemli hususlardan biri, bahsi geçen fiillerin planlı ve sistematik bir şekilde<br />
işlenmiş olması; diğeri ise failin ikrarıdır. Fiillerin planlı ve sistematik bir şekilde hayata<br />
geçirildiğini söylemek, Hocalı’da gerçekleşen eylemler bakımından mümkündür. Zira<br />
Hocalı’da Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesinin ilk<br />
üç bendinde yer alan fiiller, yaklaşık beş ay boyunca aşama aşama hayata geçirilmiştir.<br />
Silahlı ablukayla başlayan eylemler, Hocalı’ya giriş-çıkışın engellenmesiyle devam etmiş;<br />
temel ihtiyaç maddelerinin bitmesiyle ve ikmâl imkânlarının engellenmesiyle sonuçlanan<br />
uygulamalara yol açmıştır. Hocalı’da yaşayan sivillerin yaşam şartlarının ağırlaştırılması<br />
suretiyle yok edilmesine yönelik bu eylemler, uzun bir süreye yayıldığı için burada planlı<br />
bir faaliyet olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan 25 Şubat 1992 gecesi başlayan ve ertesi<br />
gün devam eden öldürme, sakat bırakma, işkence yapma, ruhî ve fizikî tacizde bulunma,&nbsp;vb. eylemler de bu sistematik uygulamaların son aşamasını oluşturmuş ve soykırım suçu<br />
açısından aranan özel kast şartının varlığını pekiştirmiştir. Soykırım suçunun şartları<br />
açısından planlı ve organize bir eylemin varlığı şart olmamakla birlikte, uluslararası<br />
ceza mahkemeleri tarafından verilen kararlarda, özel kastın varlığının ispatında planlı<br />
eylemler önemli bir karine teşkil etmektedir.<br />
Soykırım suçunda, bir grubu kısmen veya tamamen imha etme niyetinin ispatında<br />
yararlanılabilecek ikinci elverişli araç da faillerin ikrarıdır. Dönemin Ermenistan Savunma<br />
Bakanı olan ve daha sonra Cumhurbaşkanlığı da yapan Serj SARKİSYAN kendisiyle yapılan<br />
mülakatta sorulan bir soru üzerine, “Bu konuda yüksek sesle konuşmak istemiyoruz.<br />
Hocalı’ya kadar Azerbaycanlılar bizim sivillere saldıramayacağımızı düşünüyordu fakat<br />
Hocalı’da biz bu kalıbı kırdık.” mealinde bir cevap vermiştir89. Azerbaycan ile Ermenistan<br />
arasında, Karabağ sorunu çerçevesinde savaşın başladığı döneme denk gelen Hocalı<br />
katliamıyla ilgili olarak SARKİSYAN tarafından yapılan açıklama, Ermenistan devleti<br />
silahlı birliklerinin ve onlarla beraber hareket eden Yukarı Karabağ’daki silahlı Ermeni<br />
gruplarının sivillere saldırdığının en üst düzeydeki ifadesidir. Dönemin Savunma Bakanı<br />
SARKİSYAN’ın ikrarı Hocalı’nın stratejik önemi sebebiyle işgaline, bölgenin Türklerden<br />
tamamen arındırılmak istendiğine yönelik resmî bir politikanın varlığına ve bu politikanın<br />
hayata geçirildiğine dair önemli bir kanıttır90. Nitekim uluslararası ceza mahkemeleri,<br />
faillerin sözlerinin ciddi bir delil teşkil ettiğini kabul etmektedir. Dolayısıyla bu itiraf<br />
çerçevesinde, yalnızca Hocalı’da katliamı gerçekleştiren askerî birlikler ve sorumlular<br />
için değil, dönemin Ermenistan devleti yöneticileri ve resmî makamları ile tüzel kişilik<br />
olarak Ermenistan devleti için de soykırım suçu açısından bir sorumluluk doğması<br />
mümkündür.</p>

<p>Sonuç<br />
Temelde birkaç yüzyıldır devam eden Karabağ sorunu, günümüze kadar pek çok dramı<br />
da beraberinde taşımıştır. Bu dramlardan biri olan Hocalı’da gerçekleştirilen katliam,<br />
maalesef uluslararası silahlı çatışmaların pek çoğunda olduğu gibi sivilleri hedef almış bir<br />
kıyımdır. Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi göz önüne alındığında,<br />
Hocalı katliamının adi suçlar sınıfına girmesinin mümkün olmadığı görülmektedir. Zira<br />
BM Güvenlik Konseyi kararlarında da belirtildiği üzere, Ermenistan devleti silahlı birlikleri<br />
ve Yukarı Karabağ’daki silahlı Ermeni unsurlar, 366. Motorize Alay’ın da desteğiyle sivil<br />
Türklere yönelik planlı ve sistematik bir eylem gerçekleştirmişlerdir. Hocalı katliamından<br />
yaklaşık beş ay önce başlayan bu uygulamalar, Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması&nbsp;Sözleşmesi çerçevesinde soykırım suçunun unsurlarını taşımaktadır. Bu bağlamda,<br />
Hocalı’da yaşayan Azerbaycan Türklerinin Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması<br />
Sözleşmesi’ne göre soykırıma maruz kaldığını söylemek mümkündür. Öte yandan,<br />
Ermenistan devletinin Hocalı’da bahsi geçen eylemleri gerçekleştirenler üzerinde etkin<br />
denetime sahip olduğu bilindiğinden, eylemlerin faillerini engellemeye yönelik bir tedbir<br />
almaması ve irade beyan etmemesi, gerçekleştirilen eylemlerden sonra faillerle ilgili<br />
kovuşturma yapmaması, Ermenistan’ın sözleşme çerçevesinde soykırımı önlenme ve<br />
cezalandırma yükümlülüğünü ihlâl ettiği sonucunu da doğurmaktadır.<br />
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 6. maddesine göre<br />
soykırım suçunu işlediği iddia edilen kimseler, suçun işlendiği yer mahkemesi tarafından<br />
yargılanabilir. Bu durumda, soykırım yaptığı iddia edilen kişiler, Azerbaycan tarafından<br />
soykırım gerçekleştirdikleri gerekçesiyle Azerbaycan’daki yetkili ve görevli yargı<br />
organlarının karşısına çıkarılabilir. Öte yandan Azerbaycan, 6. maddede belirtilen<br />
uluslararası bir ceza mahkemesi kurulması yönünde de girişimlerde bulunabilir.<br />
Ermenistan’ın kabulüne bağlı olan bu seçeneğin gerçekleşme ihtimâli düşük bir<br />
yüzdeye sahip olsa da Azerbaycan’ın uluslararası toplum nezdinde bu yönde de bir çaba<br />
göstermesi gereklidir. Ayrıca Azerbaycan’ın Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması<br />
Sözleşmesi’nin 9. maddesi uyarınca, Ermenistan resmî makamlarının Hocalı<br />
katliamındaki sorumluluğu sebebiyle konuyu, Uluslararası Adalet Divanı’na taşıma hakkı<br />
da bulunmaktadır. 9. maddeye göre her ne kadar Uluslararası Adalet Divanı, gerçek<br />
kişiler için bir yargılama mercii olmasa da sözleşme kapsamında, taraf olan devletler<br />
arasındaki uyuşmazlıkları inceleme yetkisine sahip olması münasebetiyle önemli bir<br />
uluslararası yargı zeminidir. Bu sebeple Azerbaycan, soykırım suçunu işlemek, bu suçun<br />
işlenmesini önlemek ve failleri cezalandırmak yükümlülüklerini ihlâl ettiği gerekçesiyle<br />
Ermenistan aleyhine Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmalıdır.<br />
Hocalı katliamıyla ilgili olarak işaret edilen hukukî boyutun yanında, Yukarı<br />
Karabağ sorununun uluslararası toplumun önemli oyuncularının gündeminde olduğu<br />
da gözden uzak tutulmamalıdır. Uluslararası hukukun uluslararası ilişkilerin işleyişinden<br />
önemli ölçüde etkilendiği bilindiğinden, Azerbaycan’ın uluslararası hukuk zeminindeki<br />
girişimlerinde Hocalı katliamının ve Yukarı Karabağ sorununun siyasî yönünü göz ardı<br />
etmemesi gerekmektedir. Bu sebeple Azerbaycan’ın bir yandan da bu konu üzerinde<br />
ciddi bir kamuoyu oluşturması, ayrı bir zarurettir. Son yıllarda Azerbaycan’ın bu konuda<br />
adımlar atmaya başladığı gözlenmektedir. Bu adımların sıklaşması ve konunun bir an<br />
önce hukuk zeminine de çekilmesi, Yukarı Karabağ sorununun çözümünde Azerbaycan<br />
için ciddi bir koz olacaktır. Öte yandan Azerbaycan’ın attığı ve atacağı adımlarda,<br />
Türkiye’nin azamî destek vermesi şarttır. Sözde soykırım iddialarıyla sürekli başı<br />
ağrıtılan Türkiye’nin bu konuda vereceği destek hem kendi dış politikasının bir gereği<br />
hem de resmî söylemlere yansıyan, Azerbaycan ile “iki devlet-tek millet” olmasının<br />
doğal bir sonucudur.</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 26 Feb 2023 19:31:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/05/dr-bahadir-bumin-ozarslan-1652267747.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Barış İçin Akademisyenler Bildirisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin Tutumu</title>
                <category>Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/baris-icin-akademisyenler-bildirisi-ve-cumhuriyet-halk-partisinin-tutumu-14</link>
                <author>bilgi@mhp.gov.tr (Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/baris-icin-akademisyenler-bildirisi-ve-cumhuriyet-halk-partisinin-tutumu-14</guid>
                <description><![CDATA[Barış İçin Akademisyenler Bildirisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin Tutumu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 2019 yerel seçimlerinden bu yana, kamuoyunu etkilemek ve sürekli olarak “erken seçimin yapılması gerektiği” algısını pekiştirmek için pek çok konuyu gündeme taşımaktadır. Gündeme getirdiği konuları da çoğunlukla çarpıtmakta ve kamuoyunu yanlış bir şekilde yönlendirmektedir. Bunlardan biri de 11.01.2016 tarihli ve “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” başlıklı bildiridir. Bahsi geçen bildiri, Türkçe ve Kürtçe kaleme alınarak 1128 imzayla aynı tarihte kamuoyuyla paylaşılmış ve 20.01.2016 tarihinde de 2212 akademisyenin imzasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ne sunulmuştur. İlerleyen süreçte bu bildirinin adı, “Barış İçin Akademisyenler” adı altında örgütlenen imzacı akademisyenler sebebiyle “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi (BAB)” olarak yaygınlaşmış; imzacı akademisyenler için ise “Barış Akademisyenleri” tabiri kullanılmaya başlanmıştır.</p>

<p>BAB’a imza atan akademisyenler için resmî düzeyde muhtelif işlemler tesis edilmiştir. İdarî anlamda soruşturmaların yanında, ceza davaları da açılmıştır. Ayrıca 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen hain darbe girişiminin ardından ilân edilen Olağanüstü Hâl (OHAL) döneminde de 406 imzacı akademisyen, kamu görevinden ihraç edilmiştir. CHP’nin birkaç ay önce hazırlattığı, gerek sosyal medyada yayınlanan gerekse bazı üniversite yerleşkelerinin giriş kapısına yakın yerlerdeki billboardlarda sergilenen afişlerde dile getirilen “Barış Akademisyenleri işinin başına dönecek.” içerikli vaadi, bahsi geçen bu ihraç edilmiş 406 akademisyeni kapsamaktadır. Bu sebeple aşağıda, bildirinin ortaya çıkış sebebi, içeriği ve içeriğinden kaynaklı olarak uluslararası hukuk açısından niteliği üzerinde durulacaktır.</p>

<p>11.01.2016 tarihli BAB, 24.07.2015’ten itibaren başlayan ve “Hendek Operasyonları” olarak bilinen terörle mücadele operasyonlarıyla alakalı olarak kaleme alınmıştır. “Çözüm Süreci” olarak bilinen dönemde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin otoritesini fiilen işletmediği süre zarfında, bazı şehir ve ilçe merkezlerinde PKK’nın fiilen otorite kullanmaya başlamasıyla birlikte terör örgütü, güvenlik güçleriyle kapsamlı bir çatışma için pek Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN MHP Genel Sekreter Yardımcısı Barış İçin Akademisyenler Bildirisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin Tutumu SAYI 159 · 2022 19 çok hazırlık yapmıştır. Bu hazırlıklardan biri de yerleşim yerlerinde, özellikle HDP’li belediyelerin iş makinesi ve benzeri donanım desteğiyle kazılan hendekler ve oluşturulan barikatlardır. Ayrıca pek çok meskene de bu amaçla PKK tarafından el konulmuştur. Ortaya çıkan manzara adeta, terör örgütünün dağdaki hazırlıklarının şehir ve ilçe merkezlerine sirayet etmesi şeklindedir. 24.07.2015 tarihinde başlayan operasyonlar neticesinde, bütün bu hazırlıklar çökertilmiş ve pek çok terörist etkisiz hâle getirilmiştir.</p>

<p>BAB’ın içeriğine bakıldığında ilk dikkat çeken husus, doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hedef alınmasıdır. “Kürt halkı başta olmak üzere tüm bölge halklarına” şeklinde bir ifadeyle siviller kast edilerek, ilân edilen sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte ağır silahlarla saldırılar yapıldığı belirtilmiştir. Bu kapsamda, “açlığa ve susuzluğa mahkûm edilme”; yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere hemen bütün hakların ve özgürlüklerin ihlâl edildiği iddia edilmiştir. Bahsi geçen saldırıların “planlı ve kasıtlı bir kıyım” olduğuna dikkat çekilmiş; Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmalar ile uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası emredici hukuk kurallarının ağır bir şekilde ihlâl edildiği ileri sürülmüştür. Bunun yanında, uygulanan “katliam ve bilinçli sürgün” politikasından vazgeçilmesi, sokağa çıkma yasaklarının kaldırılması, insan hakları ihlâllerinden sorumlu olanların cezalandırılması, vatandaşların uğradığı zararların tazmin edilmesi talep edilmiştir. Zarar tespiti için ise “ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin operasyon bölgelerine girerek gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesi” de istenmiştir. BAB’ın son kısmında ise hendek operasyonları dışında, genel olarak PKK terör örgütünün talepleri dile getirilmiş ve örgütün kullandığı dilin aynısı kullanılmıştır.</p>

<p><img alt="" src="https://www.haberkizilelma.com/public/images/detay/Ba%C5%9Fl%C4%B1ks%C4%B1z-1-01.png" style="height:523px; width:800px" /></p>

<p>BAB değerlendirildiğinde, aşağıdaki sonuçlara varmak mümkündür: 1- Her şeyden önce bildiri, PKK’nın yıllardır kullandığı dili ve özellikle de kavramları kullanmaktadır. Bunlardan ilki, “barış” kavramıdır. Uluslararası hukuk açısından bakıldığında barış kavramı, savaş sonucunda ortaya çıkan ve savaşı bitiren resmî metinleri nitelendirmek için kullanılmaktadır. Savaş ise iki meşru taraf arasında yani iki devlet arasında mümkün olabilmektedir. Taraflardan birinin uluslararası hukukta meşru kabul edilmeyen bir yapı olması hâlinde, savaş kavramı kullanılmamakta ve çatışma kavramı tercih edilmektedir. Savaş kavramı kullanılmadığında ise doğal olarak savaştan kaynaklanan barış kavramı da kullanılamaz hâle gelmektedir. Bir başka deyişle terör örgütüyle mücadele eden bir devlet, savaş ve dolayısıyla barış kavramlarını kullanmaz. Bu kavramlar, özellikle de barış kavramı, günlük dilde anlaşıldığı şekilde değerlendirilmez. PKK’nın kendini meşrulaştırmak için uzun yıllardır yaptığı bilinçli bir saptırmanın sonucunda kullandığı ve maalesef kamuoyunda yerleşmiş bulunan barış kavramı, bu bildirinin başlığına da akademisyenlerin oluşumunun adına da geçmiştir. Bu yönüyle bakıldığında, son derece bilinçli bir şekilde ve saptırılmış anlamıyla barış kavramının kullanıldığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>BAB’ın son kısmı ise tamamen örgüt dilinin kullanıldığı bir bölüm olarak dikkat çekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile PKK arasında gerçekleşmesi kast edilen “müzakere koşullarının hazırlanması” ve “kalıcı bir barış için çözüm yolları kurulması”, HDP’nin taleplerinin kast edildiği ve PKK tarafından belirlenen “Kürt siyasi iradesinin taleplerini içeren yol haritası oluşturulması”, terörle mücadele kapsamında yapılan uygulamaların kast edildiği “Devletin vatandaşlara uyguladığı şiddet”, yine terörle mücadele&nbsp;kapsamında yapılan uygulamaların ve hukukî düzenlemelerin kast edildiği “siyasi iktidarın muhalefeti bastırmaya yönelik tüm yaptırımları” şeklindeki ifadeler, tamamen örgütün dilini yansıtmaktadır. Kısacası, BAB’ın dili ile PKK’nın dili, tamamen aynıdır.</p>

<p>2- BAB’ın Hendek Operasyonlarını nitelendirirken kullandığı kavramlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin soykırımla suçlanması anlamına gelmektedir. Metinde “soykırım” kavramı kullanılmamakla birlikte, uluslararası hukuk açısından değerlendirildiğinde, soykırım suçunun bütün unsurları tek tek belirtilmektedir. Uluslararası hukuk açısından soykırım suçu temelde, 09.12.1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi (1948 Sözleşmesi) ile düzenlenmiştir. 17.07.1998 tarihli Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü (Roma Statüsü) de 1948 Sözleşmesi’ndeki düzenlemeyi aynen kabul etmiştir. BAB’ın da bahsi geçen bu iki metin dikkate alınarak kaleme alındığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>BAB’a bakıldığında “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” fail olarak belirlenmiştir zira metinde mağdur olarak belirlenen “başta Kürt halkı olmak üzere tüm bölge halkları”na karşı, fail kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti ağır silahlarla saldırmıştır. Türk devleti, sokağa çıkma yasağı ilân ederek bahsi geçen halkları, “fiilen açlığa ve susuzluğa” mahkûm etmiştir. Operasyonlarda “yaşam hakkı”nı, “işkence ve kötü muamele yasağı”nı ihlâl etmiş, “katliam” gerçekleştirmiştir. Ayrıca söz konusu operasyonlar sebebiyle taşınan vatandaşların olması münasebetiyle “bilinçli bir sürgün politikası” da uygulamıştır.</p>

<p>Bir önceki paragrafta italik olarak yazılan bütün ifadeler, bilinçli bir yazım olduğunu göstermektedir. Zira 1948 Sözleşmesi’nin 2. maddesi ile Roma Statüsü’nün 6. SAYI 159 · 2022 21 maddesi, soykırım suçunun tanımlandığı maddelerdir. Söz konusu maddelere göre soykırım suçunun mağdurları, dört grup hâlinde sıralanmıştır ki bunlar etnik, dinî, ırkî ve millî gruplardır. “Kürt halkı” tabiri, etnik grubu karşılamak üzere BAB’ı kaleme alan(lar) tarafından özellikle zikredilmiştir.</p>

<p>Soykırım suçunun gerçekleşmesi için gereken eylemler, 2. ve 6. maddelerde beş bent hâlinde sıralanmıştır. Bahsi geçen maddelerin ilk üç bendinde sırasıyla “gruba mensup olanların öldürülmesi”, “grubun mensuplarına ciddi surette bedenen veya zihnen zarar verilmesi” ve “grubun bütünüyle veya kısmen, fizikî varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek” eylemleri düzenlenmiştir. Buna göre “yaşam hakkı”nın ihlâli ve “katliam” tabirleri ile ilk bentteki “gruba mensup olanların öldürülmesi”, “işkence ve kötü muamele yasağı” ile ikinci bentteki “grubun mensuplarına ciddi surette bedenen veya zihnen zarar verilmesi”, “fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etme” ve “bilinçli sürgün politikası” ile üçüncü bentteki “grubun bütünüyle veya kısmen, fizikî varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek” kast edilmektedir. Dolayısıyla BAB’ın yazar(lar) ının kullandığı ifadeler ile uluslararası hukuk açısından soykırım suçu için sıralanan eylemler arasında, tam bir örtüşme söz konusudur. Bu da kullanılan dilin hiç de tesadüf olmadığını göstermektedir</p>

<p>Gerek 1948 Sözleşmesi gerekse Roma Statüsü açısından bakıldığında, soykırım suçunu diğer suçlardan ayıran temel bir özellik bulunmaktadır ki o da “özel kast” unsurudur. Soykırım suçu da pek çok suç gibi kasten işlenebilen bir suçtur. Bir başka deyişle kastın iki unsuru olan “bilme ve isteme” gereklidir. Fakat soykırım suçu için ayrıca “özel kast” gerekmektedir. Bir başka deyişle fail veya failler, beş bent hâlinde&nbsp;sayılan eylemlerden en az birini, dört gruptan en az birine karşı gerçekleştirmeli; bu eylemleri de mağdur veya mağdurlar, o grubun üyesi olduğu için onlara yöneltmelidir. Örnek vermek gerekirse fail veya failler, mağdurun veya mağdurların zenci, beyaz (ırkî grup), Müslüman, Hristiyan (dinî grup), Türk, Alman (millî grup) veya Yörük, Frank (etnik grup) olmaları münasebetiyle sayılan eylemlerden birini bunlara karşı gerçekleştirmelidir. Bu eylemlerin gerçekleştirilmesi sırasında, fail veya failler için bu gruba aidiyet bir önem taşımıyor ise soykırım suçu gerçekleşmez, bir başka suç işlenmiş olur. Dolayısıyla özel kast unsuru, soykırım suçu için ayırıcı ve anahtar bir vasıftır. BAB metninde de “bu kasıtlı ve planlı kıyım” ibaresi kullanılarak özel kast unsurunun da gerçekleştiğine dikkat çekilmiştir. Zira uluslararası ceza mahkemelerinin verdiği kararlarda, planlı ve sistematik uygulamaların ya da ayrımcı, dışlayıcı söylemlerin ve uygulamaların varlığı hâlinde, özel kast unsurunun gerçekleştiği kabul edilmektedir</p>

<p>BAB’ın soykırım suçu çerçevesinde, elde etmek istediği hedeflerden birisi de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uluslararası müdahaleye maruz bırakılmasıdır. Zira gerek 1948 Sözleşmesi gerekse Roma Statüsü bakımından soykırım suçu için sorumluluk ayrı ayrıdır ve uluslararası müdahaleye açık bir durum söz konusudur. 1948 Sözleşmesi bakımından hem devletler hem de gerçek kişiler bakımından sorumluluk söz konusu iken Roma Statüsü bakımından sadece gerçek kişilerin sorumluluğu söz konusudur. 1948 Sözleşmesi’nde devletlerin sorumluluğu bakımından Uluslararası Adalet Divanı, gerçek kişiler bakımından ise temelde, suçun işlendiği yer mahkemesi yetkilidir. Roma Statüsü bakımından ise yalnızca taraf devletlerin vatandaşları bakımından Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne yetki tanınmıştır.</p>

<p><img alt="" src="https://www.haberkizilelma.com/public/images/detay/Ba%C5%9Fl%C4%B1ks%C4%B1z-1-02.png" style="height:533px; width:800px" /></p>

<p><strong>Kaynak: </strong>Kutlu Sesleniş Dergisi</p>

<p>BAB’daki “vatandaşların uğradığı zararın tespiti için ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin operasyon bölgelerine girerek gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesi talebi” doğrudan doğruya, Türkiye’nin devlet olarak ve BAB’a göre suçu işleyen gerçek kişilerin yargılanmasının önünü açmak adına kullanılan ifadelerdir. Devlet olarak sorumluluk için bir başka devletin Uluslararası Adalet Divanı’na başvurması gerekmektedir. Uygulamada düşük bir ihtimâl olan bu seçeneğin işlememesi durumunda, Roma Statüsü’ne göre gerçek kişilerin yargılanabilmesi için gözlemleme ve raporlama yoluyla tespit yapılması hedeflenmektedir. Her ne kadar Türkiye, Roma Statüsü’ne taraf değilse de Roma Statüsü’nün 13. maddesinin b bendine göre Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, alacağı bir kararla Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığı’nı harekete geçirebilir. Nitekim Darfur’da gerçekleşen eylemlerle ilgili olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, aldığı bir kararla Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığı’na bildirimde bulunarak taraf olmayan Sudan’ın Devlet Başkanı Ömer El Beşir de dahil olmak üzere 50’den fazla isim hakkında soruşturma açılmasını sağlamıştır. 11.04.2019’da darbeyle iktidarını kaybeden Beşir’in, Sudan ile Uluslararası Ceza Mahkemesi arasında imzalanan mutabakat zaptı ile yargılanmasına karar verilmiştir.</p>

<p>Yukarıda bahsedildiği üzere BAB metninde, açıkça soykırım denmemekte ancak soykırım suçunun bütün unsurları, tek tek dile getirilmektedir. BAB’da geçen, “Türkiye’nin kendi hukukunun ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlâli” şeklindeki ifade de soykırım suçuna işaret etmektedir. Zira Türkiye, 1948 Sözleşmesi’ne taraftır ve bu sebeple Türk Ceza Kanunu’nda da soykırım suçu düzenlenmiştir. Ayrıca soykırım suçu, uluslararası emredici hukuk kurallarından&nbsp;biridir ve bu sebeple 1948 Sözleşmesi’ne taraf olmayan devletler bakımından da bağlayıcıdır. Bahsi geçen ifadelerle temelde, soykırım suçu kast edilmektedir.</p>

<p>Genel olarak bakıldığında, BAB’ın kaleme alınışı ve varmak istediği hedef ile PKK’nın dilinin ve hedeflerinin tamamen örtüştüğü görülmektedir. Daha da önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin terörle mücadelesini sekteye uğratmak için yeni bir sayfanın açılarak “soykırımla itham ve uluslararası müdahaleye maruz bırakma” yönünde bir stratejinin izlendiği söylenebilir. Bugüne kadar insan hakları ihlâlleri iddiasını sürekli olarak gündeme getiren PKK, bu bildiri yoluyla Türkiye’yi soykırımla suçlamakla kalmamış; uluslararası mahkemelerde, gerek devlet gerekse gerçek kişiler nezdinde yargılanması stratejisini hayata geçirmiştir. Şu hususu da hatırlatmak gerekmektedir ki soykırım suçu için zaman aşımı süresi de işlememektedir. Bu sebeple Hendek Operasyonlarıyla ilgili iddialar, her zaman gündeme getirilebilecektir.</p>

<p>Sonuç olarak CHP’nin “Telafi edeceğiz. Kaybettiğini yerine koyma vakti.</p>

<p>Fikrini söyledi diye kimseye soruşturma açılmayacak. Barış Akademisyenleri işinin başına dönecek.” şeklinde hazırlattığı afişler ve dijital görseller, BAB’ı ve BAB’a imza atan akademisyenleri masum göstererek kamuoyunu yanıltma gayretinden başka bir şey değildir. Öte yandan bu vaat, CHP’nin HDP ve PKK ile yürüttüğü örtük ilişkinin bir başka örneğidir. CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun 1915 olaylarını soykırım olarak nitelendirmesini her zaman hatırlatmanın yanında, kamuoyunun BAB ile ilgili olarak da bu yönüyle aydınlatılmasında, büyük fayda vardır. Ayrıca CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Kaboğlu ile CHP Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Taşkın’ın BAB’a imza attıkları için ihraç edildiği ancak CHP’de üst düzey görevler alabildiği de üzerinde durulması gereken bir husustur. Bir başka deyişle CHP’nin hem Osmanlı Devleti hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni soykırımla itham ettiğinin ve soykırımla itham edenleri koruyup kolladığının altının çizilmesi yerinde olacaktır.</p>

<p><img alt="" src="https://www.haberkizilelma.com/public/images/detay/Ba%C5%9Fl%C4%B1ks%C4%B1z-1-03.png" style="height:477px; width:800px" /></p>

<p><strong>Kaynak:</strong> Kutlu Sesleniş Dergisi</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 06 Aug 2022 19:32:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/05/dr-bahadir-bumin-ozarslan-1652267747.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şeytana ruhunu satan vaiz, Müslüman görünümlü iblisin teşebbüsü</title>
                <category>Gökhan ARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/seytana-ruhunu-satan-vaiz-musluman-gorunumlu-iblisin-tesebbusu-13</link>
                <author>gokhanarslan@haberkizilelma.com (Gökhan ARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/seytana-ruhunu-satan-vaiz-musluman-gorunumlu-iblisin-tesebbusu-13</guid>
                <description><![CDATA[Şeytana ruhunu satan vaiz, Müslüman görünümlü iblisin teşebbüsü]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>15 Temmuz FETÖ kalkışmasına kontrollü darbe demek her şeyden önce aklın inkârı, vicdanın itlafı, yalın gerçeklerin imhasıdırO gece fedakârca, kahramanca, ardını önünü düşünmeden işgalcilerin karşısına dikilen gazilerimize, elbette büyük Türk milletine şükran ve saygılarımı sunuyorum.15 Temmuz öncelikle bir darbe teşebbüsüdür. Ayrıca taktikçileri, teorisyenleri, kuryeleri, taşeronları, planlayıcıları, sahadaki tetikçileri belli olan şeytanca bir işgal denemesidir. 15 Temmuz FETÖ kalkışmasına kontrollü darbe demek her şeyden önce aklın inkârı, vicdanın itlafı, yalın gerçeklerin imhasıdır.Tarihi Şark Planı’nın hissedarları FETÖ’yü Türk milletine saldırttı. Milletimizin alın teriyle alınan uçaklar, helikopterler kanunsuz şekilde uçurulmuş; tanklar, silahlar 80 milyona doğrultulmuştur. FETÖ; Müslüman Türk milletine düşman olan batıl, batini ve lanetli çevrelerin, küresel ölüm makinesini içimizde ve bölgemizde devamlı çalıştıran haçlı zihniyetinin su katılmamış bir barbarlığıdır.15 Temmuz’da TBMM defalarca bombalanmış, kurşun yağmuruna tutulmuştur. Askeri kamuflaj içine saklanmış dar bir kadro, bir avuç yılan milletimize ateş saçmış; milli kurum ve kuruluşlara acımasızca saldırmıştır. Tarih sayfalarını karıştırdığımızda örneğine neredeyse hiç rastlanmayacak alçaklıklar, akla hayale sığmayan şiddet dolu sahneler, melun 15 Temmuz gecesinde yaşanmıştırAlim ve hoca görünümlü bir terörist, sığındığı Pensilvanya’dan estirdiği beddua seanslarıyla, nefret söylemleriyle, öfke nöbetleriyle çetesine, cinayet örgütüne Türkiye’ye Türk milletine vurun emri verdi.</p>

<p>Şeytana ruhunu satan bu vaiz, Müslüman görünümlü bu iblis; vadanllıkta, ihanette Türk ve Türkiye düşmanlığında doruğa çıktı, fitne ve münafıklıkta rekorlar kırdı. Haçlı emellerinin taşıyıcılığını yapan FETÖ Türkiye’nin kalbine nişan aldıFETÖ’yü üzerimize salan, milli bünyemize ve devletimize saldırtan şarlatanlar, soysuzlar ve insanlık katilleri; sadece bir partiye, sadece bir şahsa, sadece bir düşünceye değil; hepimizi, milletimizin tümünü hedef seçmişlerdir.</p>

<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin omurgası milli kimliktir, egemenlik ve irade ebediyen Türk milletine aittir. Bu omurga kırılır, milli kimlik kaybolursa; şunu unutmayınız ki, bu sınırlar içinde, bu beşeri varlık çerçevesinde, devletimizin bugünkü haliyle yaşamak imkânsızlaşacaktırFethullahçı Terör örgütüyle birlikte küresel güçlerin tetikçiliğini yapan diğer cinayet ve ihanet çetelerinin kökünü hep birlikte kurutmak zorundayız. Aksi halde ahirette bunun hesabını veremeyiz. Bize vatan bırakan şehitlerimizin yüzüne bakamayız.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 15 Jul 2022 00:46:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/03/gokhan-arslan-1648293937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ŞUŞA BEYANNAMESİ:YENİ UFUKLARA DOĞRU</title>
                <category>Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/susa-beyannamesiyeni-ufuklara-dogru-12</link>
                <author>bilgi@mhp.gov.tr (Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/susa-beyannamesiyeni-ufuklara-dogru-12</guid>
                <description><![CDATA[ŞUŞA BEYANNAMESİ:YENİ UFUKLARA DOĞRU]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bilindiği üzere 15 Haziran 2021 tarihinde, Türkiye ile Azerbaycan arasında ŞuşaBeyannamesi imzalanmıştır. Bu&nbsp;beyanname,içeriği itibarıyla Türkiye ile Azerbaycan arasındaki müttefiklik ilişkilerine&nbsp;dairdir. Bahsigeçen beyannamenin metni incelendiğinde,Türkiye ile Azerbaycan arasında devam&nbsp;edençok boyutlu ve sıkı işbirliğinin arttırılması veyeni bir safhaya geçmesi, Türkiye ile Azerbaycan’ın da&nbsp;ötesinde gerek bölgede gerekseTürk Dünyası içinde yeni ilişki modellerininhayata geçirilmesi hedefenmektedir. Nitekim Şuşa Beyannamesi’nin imzalanmasından sonra gerçekleşen gelişmeler de bunudoğrulamaktadır. Aşağıda Şuşa Beyannamesi, muhtelif yönleriyle ve söz&nbsp;konusu çerçeveiçinde ele&nbsp;alınacaktır.</p>

<p>Herşeyden önce beyannamenin Şuşa’da imzalanması ve bu adla anılması, çokyerinde bir karardır. Zira Şuşa, tarihî ve&nbsp;kültürel öneminin yanında, Karabağ’da Ermeniler eliyle işgal edilmiş bir bölge ve 2. Karabağ&nbsp;Savaşı’nda&nbsp;da&nbsp;elde&nbsp;ettiğimiz&nbsp;son&nbsp;yerleşimyeri olması sebebiyle sembolik bir değertaşımaktadır. Verilen mesaj açıktır: Şuşa birsınır değildir, ateşkesten önce azadlığa kavuşturduğumuz son yerdir. 9 Kasım 2020tarihinde yapılan ve 2. Karabağ Savaşı’nıdurduran ateşkes antlaşması ile ErmenilerinRusya Federasyonu (RF) Barışı Koruma Birlikleri desteğiyle ellerinde tutmaya devamettikleri, Şuşa’nın kuzeyi ile Murov Dağlarının güneyi arasında kalan bölge de Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nindört adet bağlayıcı kararında (822, 853, 874ve 884 sayılı kararlar) da belirtildiği üzereAzerbaycan toprağıdır. Gerek ateşkes metninin genelinden gerekse RF Barışı Koruma&nbsp;Birliklerinin görev süresi olan ve uzatılması mümkün olan 5 yıllık süreden anlaşıldığıüzere RF’nin yaratmaya çalıştığı yeni statüko kabul edilmemiştir. Dolayısıyla beyannameye Şuşa adının verilmesi, yakın gelecekte,Şuşa’nın kuzeyinde de Karabağ’ın tamamında da Azerbaycan bayrağının dalgalanacağıyönünde bir kararlılık&nbsp;göstergesidir. NitekimŞuşa Beyannamesi’nde sürekli olarak her ikidevletin ülke bütünlüğüne atıf yapılması daaynı yaklaşımın bir başka izdüşümüdür.</p>

<p>Şuşa Beyannamesi’ne uluslararası hukuk açısından bakıldığında da bu belgenin&nbsp;bir&nbsp;antlaşma&nbsp;niteliği&nbsp;taşıdığı&nbsp;görülmektedir.Uluslararası hukuk kişileri olarak Türkiyeile Azerbaycan, beyannamede bahsedilenhususlarla ilgili mutabakata varmışlar ve hukukî bir sonuç doğurmak üzere, metne imzaatmışlardır. Ardından da bu metni, kendi içhukuklarına uygun bir şekilde onaylayarak&nbsp;bağlayıcılık&nbsp;kazandırmışlar&nbsp;ve&nbsp;uluslararasıhukuk açısından da yürürlüğe sokmuşlardır.&nbsp;Nitekim&nbsp;Türkiye,&nbsp;önce&nbsp;7355&nbsp;sayılı&nbsp;kanunla03.02.2022 tarihinde Şuşa Beyannamesi’ninonaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanunu kabul etmiştir ki&nbsp;bu kanun, 14.02.2022tarihli ve 31750 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. Ardından da&nbsp;23.03.2022 tarihlive 31787 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan5340 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile ŞuşaBeyannamesi’nin onaylanma süreci tamamlanmıştır. Bir&nbsp;başka deyişle Türkiye ile Azerbaycan,&nbsp;anlaştıkları&nbsp;konuları&nbsp;usûlüne&nbsp;uygun&nbsp;bir&nbsp;şekilde&nbsp;iç&nbsp;hukuk&nbsp;sürecinden&nbsp;geçirerekantlaşma niteliği kazandırmışlar; bahsi geçenniteliği taşıyan Şuşa Beyannamesi’ni uluslararası topluma duyurmuşlar; antlaşmada&nbsp;belirtilen&nbsp;hususlardaki&nbsp;taahhütlerini&nbsp;yerine&nbsp;getirmeyi yükümlenmişler ve bu bağlamdakararlılıklarını beyan etmişlerdir. Ayrıca beyanname aracılığıyla anlaştıkları konularınuluslararası hukuka uygun olduğunu, aldıkları kararları hayata geçireceklerini ve bunuyaparken de uluslararası hukuka uyacaklarını uluslararası topluma resmen duyurmuşlardır. Öte yandan, antlaşma niteliği taşıyanŞuşa Beyannamesi’nde herhangi bir süreöngörülmemiştir. Dolayısıyla süresiz olarakakdedilen bu antlaşma ile Türkiye ve Azerbaycan,&nbsp;müttefiklik&nbsp;ilişkileri&nbsp;için&nbsp;bir&nbsp;vade&nbsp;biçmemişler;&nbsp;antlaşma,&nbsp;taraflardan biri&nbsp;tarafından fesh edilmediği ve yürürlükte kaldığısürece “ebed müddet bir ittifak ilişkisi” tesisettiklerini de&nbsp;ilân etmişlerdir.</p>

<p>Şuşa Beyannamesi, tarihî derinliğiolan Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin sürekliliğini de gösteren bir uzlaşma metnidir.Aynı milletin&nbsp;çocuklarının hayatın her&nbsp;alanına yansıyan sıkı bir işbirliği gerçekleştirmekisteğini ortaya koyan bu belge, özellikle Soğuk Savaş sonrası artarak devam eden Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde yeni ve ileri&nbsp;bir safhanın da başlangıcı olmuştur. Bu bağlamda, öncelikle 1921 Kars Antlaşması’naatıf yapılması, dikkat çekicidir. Zira KarsAntlaşması’nın taraarı arasında Türkiye veAzerbaycan dışında, Sovyetler Birliği, Gürcistan ve Ermenistan da bulunmaktadır. Birtaraftan, Moskova Antlaşması ile birlikteTürkiye’nin doğu sınırlarını belirleyen, diğertaraftan da yine Moskova Antlaşması ile birlikte Nahçıvan’ın Azerbaycan’a ait&nbsp;olduğunukayıt altına alan Kars Antlaşması’nın ŞuşaBeyannamesi’nde yer alması, Türkiye’ninve Azerbaycan’ın ülke bütünlüğüne yapılangüçlü bir tarihî atıf anlamına gelmektedir.</p>

<p>1994’te ve 2010’da imzalanan antlaşmalarada atıf yapan Şuşa Beyannamesi, Türkiye ileAzerbaycan arasındaki ilişkilerin sürekliliğini vurgularken bundan sonraki dönemde iseher üç antlaşmanın daha ötesinde, artık “müttefiklik” sürecinin başladığını ilân etmiştir.Her iki devletin, birbirinin tüzel kişiliğineve bağımsızlığına saygı duyduğu bu ilişkidesiyasî ve hukukî mekanizmalarıyla birlikte“ittifak dönemi” resmen başlamış olmaktadır. İki devletin resmî dış politikasının bir&nbsp;parçası&nbsp;olan&nbsp;“İki&nbsp;Devlet-Tek&nbsp;Millet”&nbsp;söylemi, daha da somutlaşmakta ve yerleşik hâlegelmektedir. Özellikle ülke bütünlüğüne ve&nbsp;bağımsızlığına&nbsp;saygı,&nbsp;egemenlik&nbsp;ve&nbsp;sınırların dokunulmazlığı ile içişlerine karışmamailkelerine dayanan somut mekanizma oluşturulması kararı ile iki devlet, sürekli bir kader&nbsp;birliği yapmıştır.</p>

<p>Şuşa Beyannamesi, taraflardan her&nbsp;hangi birinin kanaatine göre diğer devletinülke bütünlüğüne ve bağımsızlığına, egemenliğine, sınırların dokunulmazlığına veyagüvenliğine karşı tehdit veya saldırı gerçekleştiğinde taraarın istişare etmesini, BMŞartı’na uygun bir biçimde önleme amacıylauygun girişimde bulunmasını ve gerekli yardımı yapmasını esas almaktadır. Yardımınkapsamı ve şekli, taraar arasında ivedilikle&nbsp;belirlenecek;&nbsp;ortak&nbsp;tedbirler&nbsp;için&nbsp;gerekli&nbsp;savunma ihtiyaçları karşılanacak ve devletlerinSilahlı Kuvvetleri koordinasyon içinde hareket edecektir. Bu hükümlere bakıldığında,Türkiye ile Azerbaycan arasındaki müttefikliğin BM Şartı’na paralel bir şekilde,&nbsp;birlikte(kollektif) meşru müdafaa benzeri bir yapıyıkapsadığı da görülmektedir. Nitekim NATOAntlaşması’nın 5. maddesinde öngörülen,&nbsp;birlikte&nbsp;(kollektif)&nbsp;meşru&nbsp;müdafaanın&nbsp;temeli de BM Şartı’na dayanmaktadır. Bir başkadeyişle artık her devlet, diğer devletin toprağını da kendi vatanı sayacaktır. Zaten açık&nbsp;bir gerçek olan bu durum, hukukî bir zemineoturmuş olup Türkiye’nin ve Azerbaycan’ınher durumda birliğini ve beraberliğini bütündünyaya haykırmış olmaktadır. Yani 2. Karabağ Savaşı’ndan sonra daha belirgin birşekilde gözlenebilen fiilî durum, hukukî duruma evrilmiştir.</p>

<p><img src="https://html.scribdassets.com/4bxdghg0009x5uln/images/6-424984f7f6.jpg" /></p>

<p>Şuşa Beyannamesi’ne göre Türkiyeile Azerbaycan arasındaki müttefiklik ilişkisi, belirli konularla sınırlı olmayıp oldukçakapsayıcı bir&nbsp;mahiyet taşımaktadır. Ekonomialanındaki işbirliğinde ekonomik ilişkiler&nbsp;de ve ihracatta çeşitliliğin arttırılması, ortaküretim alanlarının oluşturulması ve yatırımkolaylığı öne çıkarılmıştır. Bu bağlamda dikkat çeken bir başka husus da her iki devletvatandaşlarının birbirlerinin ülkesine kimlikkartıyla seyahat edebilmesinin yararının vurgulanması ve bu durumun ikamet elde etmehakkının kolaylaştırılmasına dönüşmesi yönündeki iradedir. Çifte vatandaşlığın önünüaçan bu irade, Şuşa Beyannamesi’nde ifade&nbsp;edilen ürünlerin serbest dolaşımı mekanizmasının oluşturulması ile birlikte düşünüldüğünde, “Tek Pazar-Çift Vatan” amacınaişaret etmektedir. İlerleyen aşamada ise devletlerin tüzel&nbsp;kişiliklerini koruduğu, güvenlikve dış politika gibi&nbsp;konularda yetkilendirilenkonfederasyon modelinin yani “Türkiye-Azerbaycan Konfederasyonu”nun temelini atmaktadır.</p>

<p>Şuşa Beyannamesi’nde enerji ve ulaştırma alanında işbirliğine yapılan vurgu dadikkat çekicidir. Güney Gaz Koridoru’nunetkin kullanımı ve geliştirilmesi yönündekiçabalara devam edilmesi yönünde mutabıkkalan taraar, elektrik alanında da işbirliğiniöngörmüşlerdir. Bakü-Ceyhan Petrol BoruHattı ile başlayan ve hızla ilerleyip gelişenenerji alanındaki işbirliğinin artarak devametmesi yönündeki bir irade, Türkiye ile Azerbaycan&nbsp;arasındaki&nbsp;işbirliğinin&nbsp;neticesinde,Türkiye’nin enerji bağımlılığından kurtarılmasının ve “El’e avuç açmayıp kardeş kömeği”ne müracaat edebilmesinin zeminini sağlamaktadır. Aynı şekilde ulaştırma alanında da işbirliğinin daha ileri boyutlara taşınması hedeflenmektedir. Doğu-Batı ulaştırma&nbsp;&nbsp;koridorunda her iki devletin önemine vurguyapılmış ve akıllı ulaştırma sistemleri teknolojisi yoluyla transit ulaşım potansiyelini arttırmak esas alınmıştır. Ayrıca Zengezur Koridoru’nun açılması ve bu koridorun devamıolarak Nahçıvan-Kars Demiryolu inşaatınıntamamlanması da önemli vurgular olarakdikkat çekmektedir. “Ekonomi-Enerji-Ulaştırma” başlıkları birlikte düşünüldüğünde deikili ilişkilerin yeni bir boyuta taşınmasındave hem iki devletin hem de bölgenin kalkınmasında tam bir ortaklığa gidildiği anlaşılmaktadır.</p>

<p>Şuşa Beyannamesi’nde sosyal güvenlik, bilim, eğitim, sağlık, kültür, gençlik vespor, enformasyon, iletişim ve sosyal diplomasi, Türk kültür mirası gibi pek çok alanayönelen daha ileri bir ilişki modeli hedeflenmektedir. İşbirliği alanlarının artması ve bilinen alanların yanına yenilerinin eklenmesi,Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kopmazve sarsılmaz bağları pekiştirerek güçlendir&nbsp;meyi esas almaktadır. Bu hususlar, “İki Devlet-Tek Millet”&nbsp;politikasının sözde değil özdegerçekleştiğinin, hayatın pek çok alanını kapsamayı hedeediğinin ve daha da ileri&nbsp;boyutataşınacağının net bir&nbsp;şekilde ifadesidir.</p>

<p><img src="https://html.scribdassets.com/4bxdghg0009x5uln/images/7-ae31829804.jpg" /></p>

<p>Şuşa Beyannamesi ile her iki devletin hem ayrı ayrı hem de ortak sorunlarınayönelik ortak tutum takınması yönündekikararlar da oldukça önemli ve manidardır.Türkiye’nin terörle mücadelesine Azerbaycan’ın verdiği desteğin tekrarlanmasına,Türkiye’nin Karabağ sorununa yönelik tutumunun Azerbaycan tarafından bir keredaha takdirle hatırlatılmasına, 1915 Ermeniolaylarına ilişkin haksız suçlamalara maruzkalan Türkiye’nin desteklenmesine, Türkiyeve Azerbaycan dışında yaşayan her iki devlet vatandaşlarının (diaspora) her konuda dayanışma içine girmesine yönelik yaklaşım,Türkiye ile Azerbaycan arasındaki müttefiklik ilişkisinin derecesini göstermesi bakımından son derece yerindedir. Bir başka deyişleTürkiye ile Azerbaycan, birbirlerinin hayatîmeselelerinde herhangi bir ayrıma gitmeden sahiplenme ve dayanışma iradesi göstermekte; bu bağlamda da sahiplenmenin ve dayanışmanın yalnızca devlet nezdinde ve resmîkanallardan değil her iki toplum nezdinde vefert fert gerçekleşeceğini beyan etmiş olmaktadırlar. Öte yandan söz konusu sahiplenmeve dayanışma, iki devletin sınırları dışındayaşayan vatandaşlar da dahil olmak üzeretüm Dünya sathına yayılacak yani küresel birmahiyet&nbsp;taşıyacaktır.</p>

<p>Türkiye ile Azerbaycan arasında imzalanan Şuşa Beyannamesi, sadece iki devletideğil Türk Dünyası’nın tamamını da ilgilendiren bir boyuta sahiptir. Beyannamedegeçen “Türk Dünyası’nın gelişimine süreklilik kazandırmak amacıyla çabaları birleştirmek”, “Türk Dünyası’nın birliğine ve refahına hizmet edecek ulusal ve uluslararasıçabaların arttırılması”, “Türk dayanışmasını&nbsp;pekiştirmek” gibi&nbsp;ifadeler, Türkiye&nbsp;ile Azerbaycan’ın, aralarındaki&nbsp;müttefiklik&nbsp;ilişkisininasıl anladığını ve hangi perspektie genişletmek istediğini de&nbsp;göstermektedir. Bu bağlamda, hem iki devletin resmî kurumları hemde Türk Dünyası’na yönelik olarak faaliyetgösteren ve diğer Türk devletlerinin üyesi yada paydaşı olduğu Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi, Türk Akademisi, TürkKültür ve Mirası Vakfı, TÜRKSOY ve TürkDili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi’nin beyannamede yer bulması, oldukçaönemlidir. Nitekim Şuşa Beyannamesi’ndensonra gerek Türkiye’nin gerekse Azerbaycan’ın diğer Türk devletleriyle arasındaki işbirliği&nbsp;çok&nbsp;yönlü olarak&nbsp;gelişmeye&nbsp;başlamışve pek çok antlaşma imzalanmıştır. Ayrıca 3Ekim 2009’da Nahçıvan Anlaşması ile&nbsp;kurulan Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin adının “Türk Devletleri Teşkilatı”olarak değiştirilmesinin de yine Şuşa Beyannamesi’nden sonra gerçekleşmesi oldukçaönemlidir ki bu değişikliğin basit bir isim değişikliği olmadığı ve Karabağ Zaferi’nin çok&nbsp;büyük etkisinin&nbsp;olduğu herkesin malumudur.</p>

<p>Sonuç olarak, bir uluslararası antlaşma niteliği taşıyan Şuşa Beyannamesi, sıradan bir irade açıklaması vasfı taşımamakta;her iki devletin resmî politika stratejisini birmetne bağlayan, sürekli nitelikte bir taahhütname özelliği taşımaktadır. İki devletin hemuluslararası toplum düzenine bağlılığını hem&nbsp;barışçıl amaçlar taşıdığını hem de sürekli birittifak ilişkisi kurduklarını göstermesi bakımından Şuşa Beyannamesi, çok önemli vetarihî bir belge niteliği taşımaktadır. Bahsigeçen çerçevede kurulan bu ilişki aynı zamanda, Türkiye ile Azerbaycan’ın lokomotifliğinde bütün Türk Dünyası’nı kapsayacak&nbsp;bir&nbsp;niyet&nbsp;belgesi&nbsp;anlamına&nbsp;da&nbsp;gelmektedir.&nbsp;Nitekim&nbsp;Şuşa&nbsp;Beyannamesi’nden&nbsp;sonragözlenen gelişmeler de bu durumu doğrulamaktadır. İlerleyen yıllarda, gerek Türkiyeile Azerbaycan gerekse Türk Dünyası’ndakiilişkiler geliştikçe Şuşa Beyannamesi’nin birmilât olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Dolayısıyla hem&nbsp;Türkiye’nin hem de Azerbaycan’ınŞuşa Beyannamesi çerçevesinde hayata geçirmeyi taahhüt ettikleri hususların eş zamanlı ve&nbsp;çok yönlü olarak gerçekleşmesi, Tarih’in akışının değişmesine vesile&nbsp;olacaktır.</p>

<p><strong>Kaynak: </strong>Ülkü Ocakları Aylık Eğitim ve Kültür Dergisi / Temmuz 2022</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 08 Jul 2022 09:57:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/05/dr-bahadir-bumin-ozarslan-1652267747.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>94 Ekonomik Krizinin Tarihçesi ve Çıkarılması Gereken Dersler (Bölüm 2)</title>
                <category>Gökhan ARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/94-ekonomik-krizinin-tarihcesi-ve-cikarilmasi-gereken-dersler-bolum-2-11</link>
                <author>gokhanarslan@haberkizilelma.com (Gökhan ARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/94-ekonomik-krizinin-tarihcesi-ve-cikarilmasi-gereken-dersler-bolum-2-11</guid>
                <description><![CDATA[94 Ekonomik Krizinin Tarihçesi ve Çıkarılması Gereken Dersler (Bölüm 2)]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Anavatan Partisi’nin (ANAP) Ekonomi Politikası</p>

<p>Parti programının 9. maddesine göre, ANAP’ın iktisadi gelişme politikası çerçevesinde: “ İktisadi gelişmenin hızlandırılması, sosyal dengenin iyileştirilmesi, fertlerin kabiliyet ve çalışmalarına göre gelişme arzularının teşvik edilmesi, gruplar arasındaki gelir dağılımı farklılıklarının, pratik ölçüler içinde azaltılması, bölgeler arası gelişmişlik farklılıklarının asgariye indirilmesi, fakirliğin kaldırılarak refahın yaygınlaştırılması” gerekmektedir. Ayrıca, “serbest pazar ekonomisi” de partinin ekonomik prensibidir. Çünkü parti programına göre, büyük halk kitlelerine kaliteli, yeterli ve ucuz mal ve hizmet arzı bu sistemle sağlanabilir. Parti, dış borçlanma ve dış yatırımları da ülkeler arası “menfaatlerin dengelenmesi” açısından faydalı görmektedir.</p>

<p>Bu ekonomik hedeflere ulaşabilmek içinse, tasarrufların teşviki, yatırım ve üretim artışı, istihdamın geliştirilmesi, dış ödemeler dengesinin ayarlanması ve bunun için de ihracatın, dış müteahhitlik ve taşımacılık hizmetlerinin arttırılması, enflasyonun çok düşük seviyelere çekilmesi, fiyat istikrarlarının sağlanması gerekmektedir.18 Türkiye’nin çözmesi gereken öncelikli sorunlarından biri olan döviz sıkıntısını aşabilmek içinse, TÜSİAD’la paralel düşünen Özal’a göre, dışa açılmak.19 ihracat ve döviz gelirlerini artırmak için de “gerçekçi kur” uygulamasına geçmek zorunluydu. Enflasyonun kontrol altına alınması içinse para ve kredi musluklarının kısılması, bütçe açıklarının kapatılması gerekiyordu. Enflasyonla mücadelede aşırı ücret artışlarının sınırlandırılması, sendikaların disiplin altına alınması gerekiyordu. İhracatın artması için iç pazarın cazibesini yitirmesi, tasarrufların teşviki ve gerçekçi faiz koşulları sağlanmalıydı. Anavatan Partisi’nin para ya da maliye politikasının temel amacı dış satımı arttırmaktı.</p>

<p>Bu amaçla, bir yandan ürün fiyatları arttırılıp diğer yandan emekçilerin gelirleri azaltılarak iç tüketim azaltılıp dış satım artırılmaya çalışılmıştır. Ayrıca sürekli devalüasyonla da ihraç mallarının döviz cinsinden fiyatları azaltılarak ülke dışına satışı kolaylaştırılmıştır.20 Vurguncu, tefeci, sahtekâr grupları değil, orta sınıfı müreffeh hale getirip, orta ve yoksul sınıfları birleştirme amacını taşıyan Özal, “İngiliz Thatcher Modeli” diye bilinen ekonomik sistemi Türkiye’de uygulamak&nbsp;istemiştir.&nbsp;Bu kararlarla birlikte, Türkiye yeni bir ekonomik düzene geçmiş, o dönemde dünyada da yaygın olan “neo-liberal” ideolojiyi benimsemiştir.</p>

<p>1980-1983 yılları arası daha ziyade konjonktürel kararları içermiş, serbestleşme hedef alınmış, 1983-1989 döneminde piyasa mekanizmasına hareketlilik getirecek kurumsal düzenlemeler ve önemli ölçüde yapısal reformlarla ilgilenmiştir.&nbsp;</p>

<p>İthal ikameci kalkınma stratejisi değiştirmek, yerine ihracat yönelik kalkınma stratejisi olarak bilinen ve temelde ekonomiyi uluslararası verilere ve tercihlere göre düzenlemeyi amaçlayan bir yaklaşım ikame edildi. Bu amaçla Türkiye, ihracatı teşvik ve ithalatı serbest bırakan yeni politikalarını uygulamaya koymuştur. İhracatın arttırılması ile ekonominin düzenli ve sürekli döviz geliri sağlama sorunu çözülmeye çalışılmıştır</p>

<p>Sonuçta bu programlar sorunlara sürekli ve kalıcı çözümler getirmemektedir. Kısmı ve geçici değişiklikler uzun dönemli olmamaktadır.1980 sonrası dönemin Türkiye’deki uygulama sonuçlarına bakıldığında benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır. İhracatta sağlanan artışlara rağmen Türk ekonomisin dış ödeme sorunu çözülememiş, yine dış borç borçlanmada çare aranmıştır.</p>

<p>1989 yılı, 1991 sonuna kadar süren ve 1994’a süren ve 1994’te tekrar şiddetli bir krizle noktalan dört yıllık bir sürecin hazırladığı yıl olmuştur. GSMH’nın yıllık büyüme hızı %2‘nin altına düşmüş, enflasyon tırmanmış, işçi ücretleri ve memur maaşları hızla reel olarak yükselmiş, tarımda üretim düşmüş, kamu kesimi açıkları ise tırmanmaya geçmiştir.</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Jun 2022 14:41:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/03/gokhan-arslan-1648293937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>94 Ekonomik Krizinin Tarihçesi ve Çıkarılması Gereken Dersler</title>
                <category>Gökhan ARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/94-ekonomik-krizinin-tarihcesi-ve-cikarilmasi-gereken-dersler-10</link>
                <author>gokhanarslan@haberkizilelma.com (Gökhan ARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/94-ekonomik-krizinin-tarihcesi-ve-cikarilmasi-gereken-dersler-10</guid>
                <description><![CDATA[94 Ekonomik Krizinin Tarihçesi ve Çıkarılması Gereken Dersler]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kriz kavramının tanımı son derece geniştir. Sosyal bilimlerin doğası gereği ortak bir tanım üzerinde uzlaşıya varılamamış olmasına rağmen yapılan farklı tanımlar hep aynı payda da birleşmiştir. Kriz, ekonominin dengeli bir durumdan dengesiz bir duruma ya da istikrarlı bir durumdan istikrarsız bir duruma düşmesi olarak ta tanımlanabilir.&nbsp;</p>

<p>Türkiye Ekonomisi tarihsel süreçler içerisinde belli dönemlerde krizler yaşamıştır. 1987-2001 yılları arasında da siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkların yaşandığı dönemler olmuştur</p>

<p>Türkiye Cumhuriyeti 2002 yılı seçimlerine kadar birçok kez koalisyon hükümetleri tarafından yönetilmiştir. 1980’den sonra Türkiye’de yeni bir ekonomik düzen oluşmuştur, bu ekonomik düzen 1970 yıllarının durağan ekonomisinin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>

<p>Krizle karşılaşan ekonomiler bozulan ekonomik dengelerini yeniden düzenlemek amacıyla ekonomik yapılarına uygun olan ve istikrar politikası olarak adlandırılan çeşitli programlar uygularlar.</p>

<p>1980 yıllarının sonuna doğru kuru düşük tutmak suretiyle enflasyonu düşürme politikası 1989 yılında sermaye hareketlerinin serbest bırakılması sonucu hızlanmıştır. 1980 askeri darbesi sonrasında 1983 yılında Milli Güvenlik Konseyi siyasi partilerin tekrardan kurulmasının yolunu açtı. 1983 seçimlerine sadece 3 parti katılabilmişti ve Turgut ÖZAL’IN genel başkanlığını yaptığı Anavatan Partisi (ANAP) %45.15 oy oranı ve 211 Milletvekili sayısına ulaşarak iktidara gelmiştir. 1991 yılına kadar tek başında iktidarda kalan ANAP 20 Ekim 1991 yılında iktidarı kaybetmiştir. ANAP’IN iktidarının sonu aynı zamanda tek parti ikitdarının da sonu olmuştur. Seçimlerde tek başına iktidara gelecek kadar oy alamayan partiler koaliyon kurarak hükümeti kurmak zorunda kalmışlar ve bunun sonucunda SHPDYP koalisyon hükümeti kurulmuştur.</p>

<p>1994 yılı Türkiye için ekonomik anlamda biriken sorunlarla başa çıkmak zorunda kalınan bir yıl olmuştur. Cari açık, bütçe açıkları, kamu açıkları ve dış borçlar gibi birçok ekonomik göstergede erozyonlar meydana gelmiştir.</p>

<p>Cari açıkları ve kamu açıklarının artması 1994 Krizinin temel nedeni olarak belirtilmektedir. Bu açıkların bu kadar fazla derecede olmasında hükümetin uyguladığı politikaların da etkisinin olduğu düşünülebilir. Kamu giderlerindeki sürekli artış, israf ve savurganlık artmış bunun sonucunda kamu kesimi açıkları önemli boyutlara ulaşmıştır.</p>

<p>Kriz başlamadan önce uluslararası derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin kredi notunu düşüreceğine dair söylentilerin dolanması da piyasaların panik havasına girmesine neden olmuş ve daha sonra beklenildiği gibi uluslararası derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin kredi notunu düşürmüştür.3 Krizin bir başka nedeniyse gelişmekte olan mali piyasaların çok genç olması ve uluslararası para piyasalarının spekülasyonlarına denetimsiz bir biçimde entegre olması olmuştur.</p>

<p>1994 ekonomik krizi dönemin başbakanı Tansu Çiller’in liderliğini yaptığı koalisyon hükümetinin 5 Nisan kararlarını ilan etmesiyle sonuçlanmıştır. Bu kararların alınmasındaki temel amaçlar, mali piyasaları dengeli konuma getirmek, TL’den kaçışı önlemek, enflasyonu düşürme, kamu kesiminde dengeyi kurmak ve ödemeler bilançosu açıklarını azaltmaktır.5 Açıklanan istikrar paketiyle hükümet maliye politikalarıyla ilgili kararlar almış, bir defalık vergi arttırmayı ve kamu mallarının fiyatlarının önemli miktarda arttırılmasını içeren bir politika planlayarak fon gereksinimi için gerekli olan finansmanı buradan karşılamayı planlayarak, enflasyonla mücadele için talep kısıcı politikalar geliştirmiştir.</p>

<p>Bu çalışma 1994 Krizi ve 5 Nisan kararları çerçevesinde Türkiye ekonomik ve siyasi ortamını incelemektedir.</p>

<p><strong>1994 KRİZİ VE SİYASİ DÖNEMLER</strong></p>

<p><strong>Anavatan Partisi (ANAP) Dönemi</strong></p>

<p>1983 yılında Milli Güvenlik Konseyi 1983 yılında siyasi partilerinin tekrardan kurulmasını serbest bıraktı.1983 seçimlerine sadece 3 parti katılabilmişti. Turgut Özal’ın Genel Başkanlığını yaptığı ANAP(Anavatan Partisi) %45.15 oy oranıyla 211 milletvekiliyle iktidarda söz sahibi olmuştur. Anavatan partisinden sonra %30.46 oy&nbsp;oranı ve 117 milletvekiliyle Halkçı Parti (HP), %23.27 oy oranı ve 71 milletvekili sayısıyla Milliyetçi Demokrat Parti (MDP) millet meclisinde söz sandalye sahibi olmuştur.</p>

<p>1991 yılına kadar iktidarı elinde bulunduran ANAP’ın Genel Başkanı Turgut Özal liberal ekonomiden yana tavır almıştır. ANAP Hükümetinin birinci döneminde ithalat ve ihracat artmıştır. Hükümetin ithalatı serbest bırakmasına karşılık güven ortamının oluşmaması nedeni ile yabancı sermaye Türkiye’ye yeterince giriş sağlamamış ve Turgut Özal’ın düşünceleri gerçekleşmemiştir. Bu dönemlerde kamu harcamaları artış göstermiş, kamu girdileri düşünüldüğü gibi olmamış ve kamu ciddi bir borç yükünün altına girmiştir. Bunun yanında 1983 yılında Siirt’in Eruh ilçesinde başlayan terör saldırıları da günden güne artış göstermiş ve ülkeyi siyasi ve ekonomik açıdan sarsmaya başlamıştır.</p>

<p>1984 yılı ile birlikte mal-hizmet ile sermaye, döviz piyasalarında serbestleşme süreci hız kazanmıştır. İthalatta miktar kısıtlamaları şeklinde uygulanan korumacılık yerini gümrük vergisi artı fonlar yoluyla fiyat korunmasına bırakarak ithalattaki serbestleşme süreci başlamış ve gümrük vergileri yaklaşık olarak yarıya indirilmiştir. İthalat serbestleşmesinin bir ithalat patlamasına yol açmasını önlemek amacıyla TL’nin tartılı reel efektif değerinin düşürülmesi 1988 yılına kadar sürdürülmüştür. Ayrıca ithalat serbestleşirken, ihracata teşvik amacıyla konulmuş olan ihracattaki vergi iadeleri, Türkiye’nin GATT Sübvansiyon anlaşması ile çeliştiği için öncelikle oranı düşürülmüş, 1988 yılına gelindiğinde de uygulamasına son verilmiştir.</p>

<p>1985 sonu itibariyle yurtiçinde yerleşik olan veya olmayan bankalarda döviz tevdiat hesabı açmalarına izin verilmiştir. Benzer serbestleşme süreçleri ve kurumlaşmalar para ve sermaye piyasalarında da gerçekleştirilmiştir. Nitekim, 1986’dan itibaren bankalar arası para piyasaları işlemleri yapılmaya başlanmış, bunu 1987’de TCMB’nin açık piyasa işlemleri yapmaya başlaması izlemiş ve daha önce serbest bırakılıp fakat 1982-1983’de yaşanan finansal kriz sonucunda denetim altına alına mevduat faizleri de serbest bırakılmıştır. Ayrıca 1986’da İstanbul’da borsa kurulmuş ve başlangıçta borsanın temel malzemesini devlet borçlanma kâğıtlarıyla özelleştirme sürecine girmiş KİT hisselerinde oluşmuş ancak bir süre sonra özel kesimin kâğıtları da borsa kapsamına girmiştir. Yabancıların bu piyasaya girmeleri 1989 yılında sermaye hareketlerinin serbestleşmesiyle mümkün olmuştur.</p>

<p>1980’li yılların ortalarında uygulamaya geçilen özelleştirme uygulaması Türkiye’nin krizden çıkış yolu olarak görülmüştür. 1984 yılından sonra enflasyonun da yeniden hız kazanmasıyla reel ücretlerdeki düşüş devam etmiştir.</p>

<p>Türkiye’de serbestleşmenin başarı göstergeleri,1984-1987 aralığında GSMH büyüme hızının % 7 gibi bir düzeye ulaşması, ihracat sayesinde kullanılan atıl kapasiteler ile birlikte imalat sanayisinin büyüme hızının %8,9 gibi yüksek bir düzeye ulaşması, tarımda yılda % 2 gibi düşük fakat önceki dönemin olumsuzluğunu aşmış bir büyüme, cari işlemler açığının GSMH’ YE oranın 1980-1983 döneminde % 4’ten % 1,7’e düşmesi, cari işlemlerinin 1984-1987 döneminde dış borç faizleri hariç tutulduğunda artı bakiye vermesi, ihracatın neredeyse iki katına çıkması, yeni hizmet ihracı gelirlerinin devreye girmeye başlaması şeklinde sıralanabilir. Bu başarı göstergeleri, Türkiye’nin uluslararası finans piyasalarının güvenini kazanarak, bu dönemde rahatça borçlanabilmesini sağlamıştır.</p>

<p>Bu başarı göstergelerinin yanı sıra ekonomide hem yapısal-temel nitelikli hem de finansal nitelikli dengesizlikler zaman içinde büyüyerek bu sürecin sonunu hazırlamıştır. Bu dengesizliklerden ikisi,1980-1983 döneminde devlet iç borç stokunun GSMH’ YE oranının %15.3’ten 1984-1989 döneminde %21’e yükselmesi ve faiz ödemelerinin GSMH’ YE oranının da %1’den % 2,5’e yükselmesiydi. Ayrıca, ihracatın artması için kullanılan reel devalüasyonlar, doğrudan dış ticaret mallarının iç piyasadaki fiyatları artması nedeniyle enflasyona neden olmuştur. Bütçe açıkları da yine ihracatı arttırmak için uygulanan vergi iadesi teşvikleri ile büyümüştür. Bu arada yapılan büyük desteklere rağmen, ihracat dönem başında gösterdiği büyüme hızını kaybetmiştir. Çünkü daha önceki dönemde ihracatın artışı için kullanılan değişkenler tersine dönmüştür. İhracatı arttırma pahasına katlanılan reel devalüasyonları, reel ücretlerde ki yaşanan gerilmeleri ve ihracata vergi iadesi rejimini sürekli şekilde sağlamak mümkün değildi.1988’e gelindiğinde sabit sermaye yatırımlarında önemli bir artış olmaması nedeniyle var olan kapasitelerin kullanımında sınıra ulaşılmıştır. Ayrıca yeni kapasitelerin yaratılmaması verimliliği olumsuz etkilemiştir. İhracatın kaynağı kamunun altyapı özel kesimin ise konut yatırımlarına ağırlık vermesi nedeni ile büyüyememiştir.</p>

<p>1988’e gelindiğinde ihracatın artışına neden olan faktörler tükenmiş ve sabit ve sabit sermaye yatırımları ihracatın artışına neden olacak tarım ve imalat sanayi gibi alt kesimlere yönelmemiştir. Özellikle 1989’dan itibaren çalışan kesimin artan talepler sonucunda işçi ücretlerinde önemli artışlar olmuştur. Ayrıca, reel ücretteki artışın yanı sıra ticari ve tüketici kredi hacimlerinin genişlemesi, iç talebin&nbsp;uyarılmasına neden olmuştur. Kısacası bundan sonra ihracat artışına neden olacak şartların varlığı şüpheli hale gelmiştir.</p>

<p>1983 yılında % 45,1 oyla tek başına iktidara gelen Anavatan Partisi, 1987 yılında girdiği ikinci genel seçimlerde de oyunu düşürmesine rağmen yeniden tek başına iktidara geldi. Fakat özellikle, 1987’de siyasi yasakların referandumla kalkmasıyla, eski siyasetçilerin (Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş) siyaset sahnesine dönüşü ANAP’ın tek parti hâkimiyetini sarsmaya başladı.</p>

<p>Bu siyasal ortamda ANAP’IN kararı sonucu yerel seçimlerin erkene alınması için referandum yapıldı. Fakat “Hayır” oyları fazla çıktı ve seçim tarihi normal zamanı olan 26 Mart 1989’da yapıldı. Turgut Özal bu seçimi kendisinin siyasi geleceği ile ilişkilendirerek, bir “güven oylaması” havasına sokarak, “Yeterli oyu alamazsam giderim!”çıkışını yaptı. 10 Fakat seçimden üçüncü parti olarak çıkmasına rağmen istifa etmedi ama kendi partisi içinde dahi eleştirilerin hedefi oldu. Öyle ki, ANAP Grup Başkanvekili Mükerrem Taşçıoğlu seçimden sonraki ilk grup toplantısında Turgut Özal’ı konuşmasını yapmak üzere kürsüye davet ederken, “Yeni çıktık 89 seçimlerinden, büyük bir hezimete uğradık. Bu işin baş sorumlusu Sayın Başbakanı kürsüye davet ediyorum” diyecekti. Dolayısıyla, Turgut Özal’ın ANAP’ı güçten düşüyor ve kendisinin de iktidarı sarsılıyordu. Diğer bir ifadeyle, ANAP’ın bir sonraki genel seçimlerde iktidarı kaybedeceğinin sinyalleri güçlü olarak gelmeye başlamıştı. Bu tablo da Özal’ın muhalefete düşme riskine karşı Çankaya Köşkü’ne çıkması fikrini güçlendirmiştir.&nbsp;</p>

<p>10 Ekim 1989 günü Cumhurbaşkanlığı adaylık süreci resmen başladı. Bu arada Türkiye’deki cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin adaylık takviminin başlamasıyla birlikte, ABD’den bir değerlendirme geldi. Çoğunluğu Türkiye ile ilgili komisyonlarda görev alan Kongre üyelerinin yardımcıları, içinde bulunulan ortamda Özal’ın cumhurbaşkanı olmasının Türkiye’ye siyasi istikrarsızlık getireceğini ve bundan da ülkenin büyük zarar görebileceğini belirttiler. Ayrıca siyasi istikrarsızlıktan zaten kritik bir durumda olan Türk ekonomisinin büyük zarar göreceğinin de altını çizdiler.</p>

<p>Başbakan ve ANAP Genel Başkanı Turgut Özal, partisinin 17 Ekim 1989 tarihli grup toplantısında Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı olmaya aday&nbsp;olduğunu “Adaylığımı koydum, ben size emanetim” sözleri ile açıkladı.13 Daha sonra beş milletvekilinin ayrı ayrı hazırladıkları ve toplam 166 ANAP milletvekilinin imzasını taşıyan önergeler Meclis Başkanlığı’na verilerek, Başbakan Özal resmen aday oldu. Özal’ın adaylığını açıklamasının hemen ardından ANAP milletvekilleri kararı uzun süre ayakta alkışladı. Bu arada Özal duygulandığından, milletvekilleri “Her zaman aramızdasın… Biz de oraya geliriz” diye destek oldular. Turgut Özal da, seçim tamamlanıncaya kadar partisinin başında kalacağını açıkladı</p>

<p>ANAP içinde yaşanan çalkantılar ve muhalefetin sert tutumu arasında 20 Ekim 1989 tarihinde cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu yapıldı. Beklendiği gibi, en güçlü aday olmasına karşın Turgut Özal yeterli oy sayısı olan 300’e ulaşamadığı için seçilemedi. İlk tura DYP ve SHP katılmayarak Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir cumhurbaşkanlığı seçimi boykot edildi. 284 ANAP milletvekilinin 247’si Turgut Özal’a, 18’i Fethi Çelikbaş’a oy verirken; 17 ANAP’lı da boş oy kullandı. 3 oy da geçersiz sayıldı.76 284 ANAP milletvekili ile bir bağımsız milletvekilinin (Zeki Çeliker) girdiği oylamada TBMM Başkanı Yıldırım Akbulut, tutuklu milletvekili İdris Arıkan ve yurtdışında bulunan Cahit Aral yer almadı.15 ANAP’tan 35 milletvekili fire vermişti.</p>

<p>İlk tur tüm karşılıklı söylem ve ANAP içinden yükselen seslerin arasında geride kaldıktan sonra, ilk turdan dört gün sonra, 24 Ekim’de ikinci tur oylama gerçekleştirildi. İlk turda 35 fire veren iktidar partisi bunun önüne geçmek için ilk turda boş oy verenleri bazı milletvekili ve bakanlar aracılığıyla yakın markaja aldı.16 Seçilebilmesi için 300 oy alması gereken Turgut Özal, 284 milletvekilinin katıldığı oylamada, ilk tura göre 9 oy daha fazla alarak 256 milletvekilinin desteğini sağladı. Diğer aday Çelikbaş ise 17 oy aldı. 2 oy da geçersiz sayıldı. Bu sonuçlara göre, seçim üçüncü tura kaldı.</p>

<p>İlk iki turda yeterli oyu alamadığı için seçilemeyen Turgut Özal’ın Çankaya’ya çıkması için üçüncü turda desteğini sağlayacağı salt çoğunluk olan 226 oyu alması yeterli olacaktı. Geride kalan turlarda oyunu arttıran Özal, 31 Ekim 1989 tarihinde 263 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 8. Cumhurbaşkanı seçildi. Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi’nden verilen bilgiye göre, Turgut Özal 9 Kasım günü önce TBMM’de yemin edecek, sonra da Çankaya Köşküne giderek görevi 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’den devraldı. Turgut Özal 9 Kasım’da, Köşk’e çıktığı gün TBMM Başkanı Yıldırım Akbulut’u başbakan olarak görevlendirerek ilk icraatını gerçekleştirmiş oldu.</p>

<p>İlk iki turda yeterli oyu alamadığı için seçilemeyen Turgut Özal’ın Çankaya’ya çıkması için üçüncü turda desteğini sağlayacağı salt çoğunluk olan 226 oyu alması yeterli olacaktı. Geride kalan turlarda oyunu arttıran Özal, 31 Ekim 1989 tarihinde 263 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 8. Cumhurbaşkanı seçildi. Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi’nden verilen bilgiye göre, Turgut Özal 9 Kasım günü önce TBMM’de yemin edecek, sonra da Çankaya Köşküne giderek görevi 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’den devraldı. Turgut Özal 9 Kasım’da, Köşk’e çıktığı gün TBMM Başkanı Yıldırım Akbulut’u başbakan olarak görevlendirerek ilk icraatını gerçekleştirmiş oldu.</p>

<p>Bölgesel çatışmaların yoğunlaştığı, gelir adaletsizliğinin giderek derinleştiği, medya araçlarından yeni bir döneme girildiği vurgusu ile kapitalizmin dayatması, iletişim alanındaki yeni buluşlar 1990’lı yılların ayırt edici özellikleriydi. Dönemin en çok kullanılan kavramı ise ‘küreselleşmeydi.</p>

<p>1990 yılı birçok kamu sektöründe toplu iş sözleşmelerinin imzalanacağı yıldır fakat sendikalar ve hükümet ücretler konusunda ciddi anlaşmazlığa düşer. Zonguldak'taki Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) iş yerlerinde örgütlü olan Türk-İş'e bağlı Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS) ile işveren arasında 48 bin işçi için sürdürülen toplu sözleşme görüşmeleri uyuşmazlıkla sonuçlanmıştı. Bunun üzerine sendika grev kararı almış 30 Kasım 1990'da grev başlamıştı. Sol partiler ile meslek kuruluşlarının da destek verdiği Maden İşçileri Sendikası 1991 yılının 4 Ocak'ında Zonguldak'tan Ankara'ya doğru 100 bin kişi ile yola çıktı. Yürüyüş 5 Ocak’ta Mengen'e ulaşmıştır. Madenciler Ankara'ya yaklaşmaktadır, gerilerinde 70 km yol bırakırlar. Mengen'den sonraki durak Gerede'dir; ancak ilçeye ulaşmadan üçüncü barikatla madencilerin önü kesilir. Madencilerin Mengen'deki bekleyişi, Ankara'ya gitmek üzere yola çıkacak olan Genel Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Şemsi Denizer’in konuşmasıyla son bulur. Konuşmanın ardından Denizer Ankara'ya yola çıkar, madenciler ise Zonguldak'a döner. Bu yürüyüş, Türkiye tarihinin en geniş çaplı işçi yürüyüşü olma özelliğini korumaktadır. Bu yürüyüşün diğer bir önemli sonucu ise siyasal iktidarın da değişmesine etki etmesi oldu.</p>

<p>Aynı dönemde Türkiye’de ise Genel Maden-İş’in grevi bir anda toplumun yakından ilgilendiği bir eylem haline gelmişti Zonguldak halkının grevi desteklemesi ise o güne kadar görülmeyen bir durumdu. Bu yürüyüş, Türkiye tarihinin en geniş çaplı işçi yürüyüşü olma özelliğini korumaktadır. Bu yürüyüşün diğer bir önemli sonucu ise siyasal iktidarın da değişmesine etki etmesi olur.</p>

<p>Mesut Yılmaz’ın 1991 yılında ANAP Genel Başkanlığı’na seçilmesi ve işçilerin sokağa dökülmesi muhalefet partileri tarafından erken seçim isteme sebebi 8 olmuştu. Halkın seçtiği bir Başbakan isteniyordu. TBMM’de tatil kararı ile birlikte erken genel seçimlere gidilmesi de kararlaştırıyordu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Jun 2022 11:46:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/03/gokhan-arslan-1648293937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Suriye Harekatları ve Hukuki Temeli Yazı Dizisi (4. Bölüm)</title>
                <category>Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/suriye-harekatlari-ve-hukuki-temeli-yazi-dizisi-4-bolum-9</link>
                <author>bilgi@mhp.gov.tr (Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/suriye-harekatlari-ve-hukuki-temeli-yazi-dizisi-4-bolum-9</guid>
                <description><![CDATA[Suriye Harekatları ve Hukuki Temeli Yazı Dizisi (4. Bölüm)]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>TÜRKİYE’NİN SURİYE’YE YÖNELİK ASKERÎ<br />
HAREKÂTLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ</strong></p>

<p>Türkiye’nin Arap Baharı sürecinde, Suriye’ye yönelik olarak<br />
gerçekleştirdiği sınır ötesi harekâtlar, yukarıda çerçevesi çizilen<br />
hükümler açısından değerlendirildiğinde, birkaç hususa dikkat çekmek<br />
gerekmektedir. Bunlardan ilki, Türkiye’nin gerçekleştirdiği harekâtların<br />
sebebidir. Mart 2011’den itibaren başlayan ve bir süre sonra iç savaşa<br />
dönüşen Suriye sorunu, komşu coğrafyada gerçekleşmesi sebebiyle<br />
Türkiye’nin güvenliğini yakından ilgilendirmektedir. Bununla birlikte<br />
sorun, sadece komşuluk ilişkisi sebebiyle hassasiyet taşımamış; Suriye’nin<br />
diğer komşuları gibi Suriye’nin devlet ülkesinden kaynaklanan IŞİD<br />
tehdidi Türkiye’ye de somut olarak yansımış ve pek çok terörizm eylemi<br />
gerçekleşmiştir. Bunun yanı sıra Türkiye’ye yönelik olarak, KİP’in Suriye<br />
uzantısı DBP/HSB65 eliyle gerçekleştirilen ve terörizm niteliği taşıyan<br />
saldırılar artmıştır. Dolayısıyla Türkiye, Suriye’nin ülke bütünlüğüne<br />
yönelik olarak değil başta KİP olmak üzere, terör örgütlerine yönelik<br />
harekâtlar gerçekleştirmiştir.</p>

<p>Sınır ötesi harekâtlarda dikkat edilmesi gereken ikinci husus,<br />
Türkiye’nin kendi devlet ülkesinin bütünlüğünü sağlama amacıyla<br />
söz konusu harekâtları gerçekleştirmesidir. Zira Türkiye, 40 yılı aşkın<br />
bir süredir KİP ve uzantılarıyla pek çok zeminde mücadele etmektedir.<br />
KİP’in stratejisi, Türkiye’nin ülke bütünlüğünü hedef almaktır. Zira KİP,<br />
Türkiye’nin yanında, Suriye, Irak ve İran’dan ele geçireceği alanlardan<br />
oluşan, “dört parçalı Büyük Kürdistan” oluşturmayı hedeflemektedir66.<br />
Her ne kadar mevcut durumda IŞİD’in gücü oldukça kırılmış olsa da<br />
benzer hedefler, kendi ideolojik yaklaşımı çerçevesinde ve özellikle<br />
IŞİD’e karşı gerçekleştirilen Fırat Kalkanı Harekâtı sırasında, IŞİD için<br />
de geçerlidir67. Dolayısıyla Suriye kaynaklı KİP ve IŞİD saldırılarının<br />
Türkiye’nin ülke bütünlüğüne yönelmesi sebebiyle Türkiye, sınır ötesi<br />
harekâtlar tertip etmiştir.<br />
Yıl 8, Sayı 15, Haziran 2020<br />
Türkiye’nin icra ettiği harekâtlarla ilgili bir diğer husus, bu harekâtların<br />
aynı zamanda bölgedeki diğer devletlerin ülke bütünlüğünü de korumaya<br />
yönelik olmasıdır. Elbette Türkiye’nin temel hedefi, işaret edildiği üzere,<br />
kendi devlet ülkesinin bütünlüğünü sağlamaya yöneliktir. Bunun<br />
yanında, Türkiye’nin hedeflerine ulaşması hâlinde, Suriye kaynaklı<br />
terörizm faaliyetleri de son bulmuş olacaktır. Dolayısıyla bu harekâtlar<br />
aynı zamanda, öncelikle Suriye’nin ve ayrıca, KİP’in hedef aldığı diğer<br />
devletler olan İran ile Irak’ın ülke bütünlüğünün tesis edilmesine veya<br />
korunmasına yöneliktir.<br />
Türkiye eliyle gerçekleştirilen askerî harekâtlarda dikkat edilmesi<br />
gereken bir diğer önemli husus, Suriye’nin kendi devlet ülkesinde fiilen<br />
otorite tekeline sahip olmamasıdır. Çalışmanın başında da ifade edildiği<br />
üzere Suriye, devlet ülkesinin tamamında etkin egemen otorite değildir.<br />
Özellikle Türkiye’ye yönelen terörizm eylemlerinin planlandığı ve/<br />
veya gerçekleştirildiği alanlarda, uluslararası hukuk açısından gerekli<br />
olan etkin egemenlik tekeline sahip değildir. Bir başka deyişle Suriye,<br />
başarısız devlet (failed state) niteliği taşımaktadır68. Dolayısıyla Suriye,<br />
uluslararası hukuk açısından temel bir ilke olan “ülke bütünlüğü<br />
ilkesine saygı” yükümlülüğünü yerine getirememektedir. Böylesi<br />
bir durumda, terörizm niteliği taşıyan ve süreklilik arz eden saldırılar<br />
karşısında Suriye devletinin Türkiye’ye karşı yerine getirmek zorunda<br />
olduğu, ülke bütünlüğüne saygı yükümlülüğünü gözetmesine ilişkin<br />
meşru beklenti gerçekçi görülemez. Zira Suriye, bu yükümlülüğünü<br />
yerine getirebilecek fiilî şartları taşımamaktadır. Türkiye’nin bunu<br />
beklemesi, kendi devlet ülkesinin bütünlüğüne yönelik saldırıların devam<br />
etmesine yol açacaktır. Nitekim Suriye içinde icra edilen ilk harekât olan<br />
Fırat Kalkanı Harekâtı, Suriye iç savaşının başlamasından ve Türkiye’ye<br />
yönelik terörizm eylemlerinin gerçekleşmesinden oldukça uzun bir süre<br />
sonra, 24 Ağustos 2016-29 Mart 2017 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir.<br />
İlk harekât gerçekleşene kadar, Türkiye pek çok saldırıya maruz kalmıştır.<br />
Dolayısıyla Türkiye’nin, kendi devlet ülkesine yönelik saldırıların devam<br />
ettiği ve kaynak devletin, ülke bütünlüğüne saygı ilkesinden kaynaklı<br />
yükümlülüklerini yerine getir(e)mediği durumlarda, bu saldırılara<br />
katlanma yükümlülüğü yoktur. Zaten uluslararası hukuktaki yerleşik<br />
anlayışa göre böyle bir tutum da Türkiye’den beklenemez. Bu gerekçe,<br />
sadece Suriye sorununa has bir gerekçe olmayıp ülke bütünlüğüne saygıYıl 8, Sayı 15, Haziran 2020<br />
ilkesinin ihlâl edildiği bütün durumlarda, uluslararası hukuk açısından<br />
geçerli ve meşru bir gerekçedir.</p>

<p>Türkiye’nin gerçekleştirdiği askerî harekâtlarla ilgili bir başka husus<br />
da harekâtlar tamamlandıktan sonra, Türkiye’nin askerî varlığının ilgili<br />
bölgelerde devam etmesi zorunluluğudur. Zira bahsedildiği üzere,<br />
Suriye’de hâlâ etkin egemen otorite tekeli tesis edilememiştir. Yani Suriye<br />
sorunu, tam anlamıyla çözülmüş değildir. Türkiye’nin harekât bölgelerini<br />
terk etmesi hâlinde, yeni saldırılara maruz kalma ihtimâli hâlâ yüksektir.<br />
Nitekim ilk harekâttan bugüne kadar, harekât bölgelerinin içinde ve harekât<br />
bölgelerinden Türkiye’ye yönelik pek çok saldırı gerçekleştirilmiştir.<br />
Dolayısıyla askerî harekâtların tamamlanmış olması, Suriye sorununun<br />
devam ediyor olması münasebetiyle Türkiye’ye yönelik saldırıları<br />
bitirmemiştir. Bu sebeple Suriye’de kalıcı bir çözüm gerçekleşmeden,<br />
bir başka deyişle etkin egemen otorite tekeli kurulmadan, Türkiye’nin<br />
askerî varlığının devam etmesinde bir sakınca yoktur. Aksi takdirde<br />
yine, “ülke bütünlüğüne saygı ilkesi”nin gerekleri yerine getirilememiş<br />
olacaktır. Zira bu ilke, geçici veya dönemlik bir yükümlülük olmayıp her<br />
devlete sürekli ve genel bir yükümlülük getirmektedir. Genel ve sürekli<br />
yükümlülüğün yerine getirilmediği veya getirilemediği durumlarda<br />
Türkiye, yeniden sınır ötesi harekât düzenlemek zorunda kalacağı için<br />
ilgili bölgelerde, askerî mevcudiyetini koruyabilir.</p>

<p>Türkiye’nin Suriye’ye yönelik gerçekleştirdiği sınır ötesi operasyonların<br />
bir başka boyutu da Türkiye ile Suriye arasında imzalanmış ikili<br />
antlaşmalardır. Yukarıda ele alınan bu antlaşmalara bakıldığında, her<br />
iki devletin de karşılıklı yükümlülüklerinin bulunduğu; özellikle kendi<br />
devlet ülkelerinden kaynaklanan ve diğer tarafa yönelen saldırıları<br />
önleme yükümlülüğü olduğu çok açıktır. Yani taraflar, ülke bütünlüğü<br />
ilkesine saygı göstermek zorundadır. Bunun dışında, ele aldığımız ikili<br />
antlaşmaların metinlerinde atıf yapılan ve Suriye’yi tek taraflı yükümlülük<br />
altına sokan Adana Mutabakatı’nda ve 2010 Anlaşması’nda da KİP’e<br />
yönelik özel hükümler bulunmaktadır. Dolayısıyla Suriye, bahsi geçen<br />
ikili düzenlemeler ve özellikle Adana Mutabakatı ile 2010 Anlaşması<br />
çerçevesinde, kendi devlet ülkesinden Türkiye’ye yönelen terörizm<br />
eylemlerini önleme yükümlülüğü altındadır. Bir başka deyişle uluslararası<br />
hukuk açısından Suriye, antlaşmalar hukukunun en temel ilkelerinden<br />
biri olan ahde vefa (pacta sund servanda) yükümlülüğü altındadır.<br />
Bununla birlikte, yukarıda da belirtildiği üzere Suriye, içinde bulunduğu<br />
iç savaş şartları sebebiyle bu yükümlülüklerini yerine getirememektedir.<br />
Başarısız devlet olması münasebetiyle bu yükümlülüklerini yerine<br />
getiremeyişi, yukarıda da işaret edildiği üzere, Türkiye’nin bu saldırılara<br />
katlanma yükümlülüğünü doğurmadığı gibi yine ülke bütünlüğü ilkesine<br />
saygı çerçevesinde, Türkiye’nin askerî harekât düzenlemesini engellemez.</p>

<p>SONUÇ<br />
Türkiye, belirli dönemlerde sınır ötesi askerî harekâtlar düzenlemekte<br />
olan bir devlettir. Bu harekâtlar, genellikle komşu devletlerin devlet<br />
ülkesinden kaynaklanan ve terörizm niteliği taşıyan eylemlerin komşu<br />
devletler tarafından engellenmemesi veya engellenememesi sebebiyle<br />
gerçekleştirilmiştir. Sınır ötesi harekât ihtiyacının ortaya çıktığı durumlarda,<br />
Türkiye’nin bu yönde hareket edeceğini beyan ettiği dönemlerde, gerek iç<br />
kamuoyunda gerekse ve özellikle uluslararası toplum nezdinde, muhtelif<br />
tartışmalar ortaya çıkmaktadır. Söz konusu tartışmalar, gerçekleştirilmesi<br />
düşünülen askerî harekâtın meşruiyeti üzerine odaklanmaktadır.<br />
Türkiye, terörizm niteliği taşıyan saldırılara maruz kalmaya devam<br />
ettiği müddetçe ve saldırıların kaynaklandığı devletler, bu eylemleri<br />
engelle(ye)mediği sürece sınır ötesi askerî harekât düzenlemeye devam<br />
edecektir. Bu durum, Türkiye için bir güvenlik ve beka meselesi olduğu<br />
gibi aynı zamanda, uluslararası hukuk açısından bakıldığında, bir devletin<br />
en doğal hakkıdır. Dolayısıyla Türkiye’nin yapacağı bu tip harekâtların<br />
öncesinde ve sırasında, yine benzer tartışmalar gündeme gelecektir.<br />
Bu sebeple sınır ötesi harekâtların hukukî temeli, sadece döneme göre<br />
belirlenen gerekçelere ve/veya ilgili devletlerle yapılmış veya yapılacak<br />
olan antlaşmalara dayandırılmamalıdır. Zira böyle bir yaklaşım, bugüne<br />
kadar tartışmaları sona erdirmemiştir. Bundan sonra da sona ereceğini<br />
düşünmek, çok gerçekçi olmayacaktır. Dolayısıyla meseleye, daha<br />
temelden, kalıcı ve her duruma dayanak teşkil edecek meşru bir gerekçe<br />
bulmak gerekmektedir.</p>

<p>Türkiye’nin terörizm niteliğindeki saldırılar sebebiyle sınır ötesi<br />
harekât düzenlemesinin temel dayanağı, uluslararası hukukun önemli<br />
ilkelerinden biri olan “ülke bütünlüğüne saygı” olmalıdır. Zira Türkiye,<br />
yukarıda işaret edildiği üzere, genellikle KİP ve uzantılarının eylemlerine<br />
maruz kalmaktadır. KİP de Türkiye’nin ülke bütünlüğüne açıkça tehdit<br />
oluşturan ve Türkiye’nin ülke bütünlüğünü parçalamayı amaçlayan bir<br />
terör örgütüdür. Bu durumda, saldırıların kaynaklandığı bölgede egemen<br />
otorite olduğu iddiasındaki devletin bu saldırıları önleme yükümlülüğü<br />
bulunmaktadır Bu yükümlülüğü yerine getirmediği ve/veya getiremediği<br />
durumda ilgili devlet, ülke bütünlüğüne saygı ilkesini ihlâl etmiş<br />
olmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin sınır ötesi harekât yapma hakkı,<br />
doğal olarak ortaya çıkmaktadır. Suriye’ye yönelik askerî harekâtlarda<br />
da böylesi bir durum çıkmıştır.&nbsp;</p>

<p>Sonuç olarak Türkiye, “ülke bütünlüğüne<br />
saygı ilkesi” çerçevesinde sınır ötesi askerî harekât yapabilir ve bu ilkenin<br />
temel gerekçe olması da askerî harekâtların meşruiyetini güçlendirir.<br />
Öte yandan sınır ötesi harekâtların tamamlanmasından sonra Türkiye,<br />
harekât bölgesinde kalmaya devam edebilir. Buradaki ölçü, Türkiye’yeYıl 8, Sayı 15, Haziran 2020<br />
yönelik saldırıların kaynağı olan ilgili devlette etkin egemen otorite<br />
tekelinin sağlanıp sağlanmadığıdır. Eğer ilgili devlet, ülke bütünlüğüne<br />
saygı ilkesinin gereğini yerine getirebilecek durumda değilse Türkiye’nin<br />
askerî varlığının bölgeden çekilmesi, yeni saldırıların gerçekleştirilmesine<br />
yol açacaktır. Nitekim Suriye örneğinde görüldüğü üzere, harekât<br />
bölgelerinin içinde ve harekât bölgelerinden Türkiye’ye yönelik saldırılar<br />
sürmektedir. Genel ve sürekli bir yükümlülük olan ülke bütünlüğüne<br />
saygı ilkesinin yeniden ihlâl edilme ihtimâlinin olduğu durumlarda,<br />
Türkiye askerî varlığını koruyabilir. Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye’deki<br />
askerî varlığını devam ettirmesi yine, ülke bütünlüğü ilkesine saygı<br />
yükümlülüğünün Suriye tarafından yerine getirilemeyecek olmasından<br />
kaynaklanmaktadır.</p>

<p>Türkiye’nin Suriye’ye yönelik olarak gerçekleştirdiği askerî<br />
harekâtların bir başka hukukî dayanağı da taraflar arasında imzalanmış<br />
olan ikili antlaşmalardır. Yukarıda ele alınan ikili düzenlemelerde de<br />
açıkça belirtildiği üzere taraflar, kendi devlet ülkelerinden diğer devlete<br />
yönelecek saldırıları önleme yükümlülüğü altındadırlar. Bu antlaşmalarda<br />
taraflar, ülke bütünlüğü ilkesine saygı yükümlülüğü çerçevesinde<br />
birbirlerine taahhütlerde bulunmuşlardır. Ayrıca Suriye bakımından, tek<br />
taraflı yükümlülükler içeren Adana Mutabakatı da bulunmaktadır. Bu<br />
sebeple taraflar, hukukun en temel ilkelerinden biri olan ve uluslararası<br />
hukukta da antlaşmalar hukukunun temelini oluşturan “ahde vefa” ilkesi<br />
gereğince yükümlülüklerini yerine getirmek zorundadırlar. Dolayısıyla<br />
Suriye, söz konusu ikili antlaşmalar çerçevesinde, Türkiye’ye yönelik<br />
saldırıları engelleme yükümlülüğü altındadır.</p>

<p>Sonuç olarak Türkiye’nin Suriye’de gerçekleştirdiği sınır ötesi<br />
operasyonları, “ülke bütünlüğüne saygı” ve “ahde vefa” ilkeleri<br />
çerçevesinde hukuka uygundur. Operasyonların meşruiyetine ilişkin<br />
gerekçelendirmede, her iki ilkeden hareket edilebilir. Zira bu ilkeler,<br />
uluslararası hukukun en temel ilkeleri arasındadır. Ayrıca devletler<br />
bakımından bu ilkeler, genel ve sürekli bir yükümlülük doğururlar. Bu<br />
sebeple şartlara ve döneme göre değişen genel-geçer gerekçeler dışında<br />
bu ilkelere dayanılarak yapılacak bir gerekçelendirme, askerî harekâtların<br />
meşruiyetini güçlendirecek ve tartışmaların açılmamak üzere kapanması<br />
için önemli bir mesafe aldıracaktır.</p>

<p><strong>Kaynak: </strong>Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi<br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 Jun 2022 09:41:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/05/dr-bahadir-bumin-ozarslan-1652267747.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Suriye Harekatları ve Hukuki Temeli Yazı Dizisi (3. Bölüm)</title>
                <category>Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/suriye-harekatlari-ve-hukuki-temeli-yazi-dizisi-3-bolum-8</link>
                <author>bilgi@mhp.gov.tr (Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/suriye-harekatlari-ve-hukuki-temeli-yazi-dizisi-3-bolum-8</guid>
                <description><![CDATA[Suriye Harekatları ve Hukuki Temeli Yazı Dizisi (3. Bölüm)]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>TÜRKİYE ile SURİYE ARASINDAKİ İKİLİ ANTLAŞMALAR </strong></p>

<p>Türkiye ile Suriye arasındaki komşuluk ilişkileri içinde, önemli hususlardan biri de terörizmle mücadele konusudur. Türkiye’nin 40 yılı aşkın bir süredir yürüttüğü terörizmle mücadelede, Suriye ile ilişkileri de inişli-çıkışlı bir seyir izlemiştir. 1998 yılında yapılan ve aşağıda ele alınacak olan “Adana Mutabakatı”na kadar Suriye, Türkiye’nin ülke bütünlüğünü hedef alan KİP terör örgütünü himaye etmiş ve kendi devlet ülkesi içindeki faaliyetlerine göz yummuştur. Bu da Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin gerginleşmesinde önemli bir rol oynamıştır.</p>

<p>Adana Mutabakatı’nın ardından KİP’i açıkça himaye etmeyi bırakan Suriye ile Türkiye arasındaki ilişkiler yumuşamaya başlamış ve Beşar Esad dönemi ile birlikte, çok yönlü bir şekilde hızla gelişmeye başlamıştır. Arap Baharı sürecinin Suriye’ye sıçraması/sıçratılmasına kadar devam eden bu dönemde, Türkiye ile Suriye arasında 2001, 2009 ve 2010 yıllarında üç antlaşma imzalanmıştır. Terörizmle mücadelede işbirliğini esas alan ve aşağıda incelenecek olan bu antlaşmalardan özellikle 2010 yılındaki antlaşma, oldukça detaylı hükümler barındırmaktadır.</p>

<p>Suriye’de iç savaşın başlamasıyla birlikte Türkiye-Suriye ilişkilerinde çok keskin bir dönüş yaşanmış ve adeta “tarih tekerrür ederek” ilişkiler, 1998 öncesine dönüşmüştür. Temelde, Türkiye’nin Esad rejiminin uygulamalarına karşı çıkmasından kaynaklanan bu değişim, Suriye’nin terörizmle mücadele alanındaki işbirliğine yönelik tutumunu da değiştirmiştir. KİP’in Suriye kolu DBP/HSB’nin faaliyetlerine göz yummaya başlayan Suriye, iç savaşın şiddetlenmesiyle kendi devlet ülkesi içindeki etkin otorite tekelini de yitirince, DBP/HSB’nin Türkiye’ye yönelik terörizm faaliyetleri hız kazanmıştır. Ayrıca Arap Baharı sürecinde Irak’ta ve ardından Suriye’de etkinlik kazanıp alan hâkimiyeti tesis eden IŞİD’in Türkiye’ye yönelik terörizm eylemleri de ağırlıklı olarak Suriye üzerinden gerçekleşmiştir. Her iki terör örgütünün Suriye devlet ülkesinden organize edilen ve icrasına başlanan eylemleri karşısında Suriye devleti, Adana Mutabakatı ile 2001, 2009 ve 2010 antlaşmalarındaki hükümlerin gereklerini yerine getir(e)memiştir.</p>

<p>Arap Baharı sürecinde, yukarıda da belirtildiği üzere, Türkiye’ye yönelik ve Suriye kaynaklı terörizm eylemleri hız kazanmıştır. Bu sebeple Türkiye, Suriye kaynaklı bahsi geçen eylemlere yönelik askerî harekâtlar düzenlemiş ve bunlardan bir kısmı, Suriye devlet ülkesinde gerçekleştirilmiştir. Aşağıda, Türkiye’nin gerçekleştirdiği bu sınır ötesi operasyonlar, Türkiye ile Suriye arasında imzalanmış ikili antlaşmalar çerçevesinde ele alınacaktır.</p>

<p><strong>A. Adana Mutabakatı </strong></p>

<p>Türkiye ile Suriye arasındaki komşuluk ilişkilerinde, en önemli sorunlardan biri de yukarıda işaret edildiği üzere Suriye’nin KİP’i himaye etmesidir. Suriye’nin KİP’e desteği, asgarî olarak KİP’in Türkiye’de yeniden etkinlik kazandığı 1980’lere kadar uzanmaktadır. Türkiye, Suriye’yi bu konuda defalarca uyarmış ancak bir sonuç alamamıştır56. Suriye, KİP’i engelleme yönünde, somut adım atmamakta ısrar etmiştir. 1998’in ikinci yarısında ise Türkiye, konu üzerinde çok boyutlu bir politika izlemeye başlamıştır. Gerek Genelkurmay Başkanlığı gerekse Cumhurbaşkanlığı ve hükümet seviyesinde, Türkiye tarafından en üst düzeyde yapılan açıklamalar, iki devleti savaşın eşiğine getirmiştir57. Açıklamaların devam ettiği bir zaman diliminde, dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, KİP liderinin Suriye’yi terk ettiğini açıklamıştır. Açıklamada Yılmaz ayrıca, Türkiye ile Suriye arasında, “Adana Mutabakatı”nın imzalandığını ve bu mutabakatın 19-20 Ekim 1998’de her iki devletin yetkilileri arasında yapılan görüşmeler neticesinde sağlandığını belirtmiştir.</p>

<p>20 Ekim 1998 tarihli Adana Mutabakatı, temelde 6 maddeden oluşmaktadır59. İlk iki maddeye göre terör örgütü KİP’in lideri, Suriye’den çıkarılmış olup tekrar girişine izin verilmeyecektir. Aynı durum KİP üyeleri için de geçerli olup Suriye’deki KİP kamplarının faaliyetine de son verilmiştir. Bunun dışında, KİP kamplarının tekrar faal olmasına müsaade edilmeyeceği belirtilmiştir. Ayrıca birçok KİP üyesinin tutuklandığı ve yargı önüne çıkarıldığı; bu kişilerin yer aldığı listelerin de Türkiye’ye teslim edildiği ifade edilmiştir.</p>

<p>Adana Mutabakatı’nın 3. maddesine göre Suriye, kendi devlet ülkesinden kaynaklanan, Türkiye’nin güvenliğini ve istikrarını tehlikeye atacak eylemlere; KİP’in silah, lojistik ve malî destek sağlamasına ve propaganda faaliyetlerine izin vermeyecektir. Suriye, 4. maddede KİP’i terör örgütü olarak ilân etmiş ve KİP’in kendi devlet ülkesindeki faaliyetlerini yasaklamıştır. Bu yasak, diğer terör örgütlerini de kapsamaktadır.</p>

<p>Adana Mutabakatı’nın 5. maddesine göre Suriye, kendi devlet ülkesinde KİP’in eğitim kampı kurmasını ve ticarî faaliyetlerde bulunmasını da yasaklamıştır. Ayrıca KİP üyelerinin transit yollarla üçüncü devletlere gidişi de Suriye tarafından engellenecektir. Son olarak 6. maddeye göre Suriye, KİP liderlerinin kendi devlet ülkesine girişine izin vermeyecek ve gümrük yetkililerine de gereken talimatı verecektir.</p>

<p>Adana Mutabakatı’nın etkin bir şekilde uygulanabilmesi maksadıyla Türkiye ile Suriye, bazı mekanizmalar kurmayı da bu antlaşmada öngörmüşlerdir. Buna göre iki devletin üst düzey güvenlik yetkilileri arasında doğrudan telefon hattı tesis edilmesi; tarafların birbirlerinin diplomatik temsilciliklerine ikişer özel görevli ataması; Suriye heyetinin kendi makamlarının onayına sunmak üzere, Türkiye tarafından önerilen ve terörle mücadele konusunda alınacak tedbirlerin etkinliğini denetleyecek bir sistem kurulması; Lübnan’ın da onayının alınması şartıyla KİP ile mücadelede üç devletin birlikte hareket etmesi kararlaştırılmıştır. Ayrıca Suriye heyeti, mutabakat metninde geçen hususların uygulanması ve somut sonuç alınabilmesi için Türkiye ile işbirliği yapılacağını ve gerekli tedbirlerin alınacağını da taahhüt etmiştir.</p>

<p>Adana Mutabakatı’nın hükümlerine bakıldığında ilk dikkat çeken husus, Suriye’nin tek taraflı yükümlülükler üstlenmesidir. Ayrıca mutabakat metninin dili de daha çok Suriye’ye yönelik buyurgan bir nitelik taşımaktadır. Bu iki veriden hareketle Türkiye’nin terörizmle mücadeledeki kararlılığının doruk noktasına ulaştığı ve Suriye üzerinde ciddi bir baskı yarattığı anlaşılmaktadır. Edilgen bir konumda olan Suriye’nin, meselenin iki devlet arasında savaşa evrilmesi ihtimâlinin artmasıyla birlikte mutabakata razı olduğu izlenimi doğmaktadır.</p>

<p>Mutabakat hükümlerinin içeriği irdelendiğinde ise Suriye’nin KİP’e yönelik kapsayıcı yükümlülükler altına girdiği görülmektedir. Herşeyden önce 4. maddede, KİP’i terör örgütü olarak kabul etmesi ve terör örgütü olarak kabul ettiği diğer örgütlerle aynı kategoride değerlendirmeye başlaması, önemli bir tek taraflı taahhüttür. Mutabakat metninin diğer maddeleri, 4. maddedeki bu tek taraflı taahhütün doğal bir sonucudur. Maddelerin çıkardığı genel sonuç ise Suriye’nin, ülke bütünlüğüne saygı gösterme yükümlülüğünü tekrar taahhüt etmesidir. Burada belki, metnin kaleme alınışıyla ilgili ve esasa müessir olmayan bir eleştiri getirilebilir ki o da 4. maddedeki hükmün, ilk madde olarak yazılmasının daha uygun olacağıdır. Zira bahsi geçen 4. maddedeki hüküm, genel mahiyette ve kapsayıcı bir niteliktedir. Diğer maddeler ise bu maddeden kaynaklanan doğal taahhütlerdir. Ancak belirtildiği üzere, bu sıralama eksiği metnin içeriğini değiştirmemekte ve Suriye’nin taahhütlerini etkilememektedir.</p>

<p>Mutabakatta yer alan ve bazı mekanizmalar öngören hükümlere bakıldığında, iki taraf arasında karşılıklı taahhütlerin kabul edildiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, karşılıklı taahhütlerin kaynağı yine, Suriye’nin tek taraflı olarak üstlendiği yükümlülüklerdir. Nitekim mekanizmalarla ilgili son maddede de Suriye heyeti, mutabakattaki hususların hayata geçmesi için işbirliğinde bulunulacağı ve gerekli tedbirlerin alınacağı yönünde, ayrı bir taahhütte bulunarak Suriye’nin yükümlülüklerini pekiştirmiştir. Uygulamayla ilgili hükümlerdeki son husus ise taraflar arasındaki işbirliğine, Lübnan’ın da örtülü olarak davet edilmesidir. Lübnan’ın onayı şartına bağlanan işbirliği iradesi, KİP’in faal olduğu bir başka devletin de bu mekanizmaya dahil edilmesi anlamına gelmektedir. İlginç olan ise Lübnan’ın bu görüşmelerde yer almaması ve metinde imzasının bulunmamasıdır. Bu hükümden varılacak sonuç ise Türkiye’nin o dönemdeki kararlılığın ne kadar üst düzeyde olduğunun anlaşılmasıdır.</p>

<p><strong>B. 10 Eylül 2001 Tarihli Antlaşma </strong></p>

<p>Türkiye ile Suriye arasında yapılan 10 Eylül 2001 tarihli antlaşma, her iki devletin İçişleri Bakanları arasında imzalanmıştır. Tam adı, “Türkiye Cumhuriyeti ile Suriye Arap Cumhuriyeti İçişleri Bakanlıkları Arasında İşbirliği Anlaşması” olan bu antlaşma, Şam’da imzalanmıştır60. Dört bölümden ve 21 maddeden oluşan antlaşmanın Üçüncü Bölümü, “Terörizmle Mücadele Alanında İşbirliği” başlıklıdır ve üç maddeden oluşmaktadır.</p>

<p>2001 Anlaşması’nın Üçüncü Bölümü’nün ilk maddesi olan 12. maddede tarafların, sınırları içinde diğer tarafın ve vatandaşlarının güvenliğine yönelik terörist veya silahlı eylemlerin önlenmesi amacıyla etkin tedbirler alacağı düzenlenmiştir. Takip eden 13. maddede de yine tarafların, diğer tarafın güvenliğini hedef alan terör olaylarına ilişkin talep edilen bütün bilgileri ve belgeleri diğer tarafa aktaracağı ifade edilmiştir</p>

<p>Üçüncü Bölüm’ün son maddesi olan 14. madde ise Adana Mutabakatı’na ve 17 Temmuz 1987 tarihinde iki devlet arasında imzalanan “güvenlik meselelerinde işbirliği protokolü”ne61 atıf yapmaktadır. Maddeye göre&nbsp;bahsi geçen mutabakat ve protokol hükümleri uyarınca, tarafların kendi sınırları içerisinde diğer tarafın güvenliğine ve vatandaşlarına yönelik terör eylemleriyle mücadele edileceği ve bu eylemlerin önlenmesi amacıyla işbirliği yapılacağı belirtilmiştir.</p>

<p>2001 Anlaşması’nın konumuzla ilgili yukarıdaki hükümleri değerlendirildiğinde, tarafların kendi devlet ülkelerinden kaynaklanan terörizm eylemlerini önleme yükümlülüğü, açıkça ifade edilmiştir. Bir başka deyişle taraflar, ülke bütünlüğüne saygı ilkesine riayet edeceklerini teyit etmişlerdir. Ayrıca Adana Mutabakatı’na atıf yapılmış olması da özellikle Suriye’nin KİP ve diğer terör örgütlerine yönelik faaliyetlerin önlenmesi bağlamındaki yükümlülüğünü, bu antlaşmanın bir parçası hâline getirmiş olmaktadır. Dolayısıyla tarafların karşılıklı yükümlülükleri yanında, Suriye’nin özel yükümlülüğü de bu belgenin içeriğine dahil edilmiştir.</p>

<p><strong>C. 23 Aralık 2009 Tarihli Antlaşma</strong></p>

<p>Türkiye ile Suriye arasında yapılan diğer antlaşma, 23 Aralık 2009 tarihli olup Şam’da imzalanmıştır. Her iki devletin İçişleri Bakanları arasında yapılan bu antlaşmanın resmî adı, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İçişleri Bakanlığı ile Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti İçişleri Bakanlığı Arasında Güvenlik İşbirliği Anlaşması” şeklindedir62. Beş bölümden ve 41 maddeden oluşan antlaşmanın İkinci Bölümü, “Terör Örgütleri ve Terörizmle Mücadele Konusunda İşbirliği” başlıklıdır ve antlaşmanın 7.- 14. maddelerinden oluşmaktadır.</p>

<p>İkinci Bölüm’ün giriş kısmında, yukarıda ele alınan 2001 Anlaşması’nın 14. maddesi ve tarafların daha sonra yapacakları antlaşmalar göz önünde bulundurularak terörist eylemlerle mücadelede azamî işbirliği yapılacağı belirtilmiştir. Bu bağlamda 7. maddenin ilk fıkrasında tarafların, kendi sınırları içinde, diğer tarafın güvenliğine ve vatandaşlarına yönelik terör eylemlerinin hazırlanmasını ve işlenmesini önlemek amacıyla etkin tedbirler alacağı ifade edilmiştir. Maddenin ikinci fıkrasına göre taraflar ayrıca, diğer tarafın talebi üzerine, terör örgütleri ve terör faaliyetleriyle ilgili her türlü bilgiyi ve belgeyi de birbirlerine ileteceklerdir.</p>

<p>İkinci Bölüm’ün diğer maddelerinde, 7. maddenin 1. fıkrasında çerçevesi belirlenen yükümlülük derinleştirilmiştir. Bu bağlamda 8. madde ile bilgi, istihbarat ve değerlendirme paylaşımı ile operasyonel işbirliği; 9. madde ile radyo ve internet de dahil olmak üzere, terör örgütlerinin sesli/görsel veya yazılı yayınlarının engellenmesi; 10. madde ile tarafların kendi ülkelerinde terör örgütlerine çeşitli yollardan yardım edenlerle mücadele; 11. madde ile terörle mücadele yöntemleriyle ilgili bilgi ve tecrübe değişimi; 12. madde ile eğitim amaçlı karşılıklı staj, seminer, istişare toplantısı düzenleme, silah ve teknik donanım konularında bilgi ve tecrübe değişimi; 13. madde ile terör eylemlerinin hazırlanmasında ve gerçekleştirilmesinde kullanılabilecek teknik donanım ile her türlü silah ve mühimmat hareketiyle ilgili işbirliği ve bilgi değişimi konularında mutabakata varmışlardır. Son madde olan 14. maddede ise taraflar, bu kapsamda yapılan işbirliğini gözden geçirmek, gelecekte yapılacak işbirliğini planlamak ve yeni işbirliği alanları önermek üzere, bir Ortak Çalışma Grubu kurulmasına karar vermişlerdir.</p>

<p>2009 Anlaşması’na bakıldığında ilk dikkat çeken husus, 2009 Anlaşması’nın İkinci Bölümü’nün giriş kısmında, 2001 Anlaşması’nın 14. maddesine yapılan atıftır. Yukarıda görüldüğü üzere 2001 Anlaşması’nın 14. maddesi, Adana Mutabakatı ile alakalıdır. Bahsi geçen 14. madde, Adana Mutabakatı’nın uygulanmasına ilişkin olup Türkiye ile Suriye’nin devlet ülkesi içinden kaynaklanan ve terör eylemleriyle mücadele edilmesi ve işbirliği yapılması yükümlülüğünü düzenlemektedir. 2009 Anlaşması, tarafların bu yöndeki karşılıklı yükümlülüklerini hatırlattığı gibi Suriye’nin Adana Mutabakatı’ndan kaynaklanan tek taraflı yükümlülüğünü de perçinlemektedir.</p>

<p>Öte yandan, 2009 Anlaşması’nın İkinci Bölümü’nün giriş kısmında ayrıca, “tarafların gelecekte imzalayacakları anlaşma ve protokoller” tabiri, ele alınması gereken bir hükümdür. Türkiye ile Suriye’nin henüz akdetmedikleri antlaşmalara değinilmiştir. Dolayısıyla her iki devlet arasında, benzer içerikte ve yönde ama henüz imzalanmamış muhtemel antlaşmalarla ilgili bir şerh düşülmüştür. Metnin dilinden, bu konudaki yaklaşımın devam edeceği örtük olarak taahhüt edilmiş olmaktadır.</p>

<p>2009 Anlaşması’nın 7. maddesi, Adana Mutabakatı ve 2001 Anlaşması hükümlerinin tekrarını oluşturmaktadır. Zira bu hükümler, “tarafların devlet ülkesinden kaynaklanan terör eylemlerinin hazırlanmasını ve işlenmesini önlemeye yönelik tedbirlere” dairdir. Söz konusu hükümler, genel nitelikte bir irade beyanı niteliği taşımaktadır ve herhangi bir kısıt ya da şart içermemektedir. Dolayısıyla tarafların terörle mücadeleye yönelik ve kendi devlet ülkelerinden kaynaklı terör eylemlerini önlemeye yönelik&nbsp;çok geniş bir yükümlülüğü doğmaktadır. Bu hükümle birlikte taraflar bir kez daha, ülke bütünlüğüne saygı ilkesine uymayı taahhüt etmişlerdir.</p>

<p>2009 Anlaşması’nın İkinci Bölümü’nde yer alan ve devam eden hükümler, taraflar arasındaki işbirliğinin somut alanlarına işaret etmektedir. 2001 Anlaşması ile mukayese edildiğinde, işbirliği alanlarının detaylandırıldığı görülmektedir. 2001 Anlaşması’nın imzalanmasından sonra yapılan bu düzenleme, tarafların meseleye daha titiz yaklaştıklarını da göstermektedir. Öte yandan bahsi geçen 9.-14. maddeler adeta, yukarıda işaret edilen “tarafların gelecekte imzalayacakları anlaşma ve protokoller”in bir habercisi gibidir. Zira aşağıda görüleceği üzere 21 Aralık 2010 tarihli antlaşma, taraflar arasında bu konuda akdedilen en detaylı antlaşmadır.</p>

<p><strong>Ç. 21 Aralık 2010 Tarihli Antlaşma</strong></p>

<p>Türkiye ile Suriye arasında yapılan son antlaşma, 21 Aralık 2010 tarihlidir. Tam adı, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti Arasında İşbirliği Terör ve Terör Örgütlerine Karşı Ortak İşbirliği Anlaşması” olup, Ankara’da imzalanmıştır63. Dokuz bölümden ve 23 maddeden oluşan bu antlaşma, 2001 ve 2009 yıllarında yapılan antlaşmalarından farklı olarak genel anlamda bir güvenlik işbirliğine değil terör ve terör örgütlerine yönelik, özel nitelikli bir işbirliği antlaşmasıdır.</p>

<p>2010 Anlaşması’nın giriş kısmında, Adana Mutabakatı’na ve 2009 Anlaşması’na atıf yapılmış ve ayrıca taraflar arasındaki diğer ikili antlaşmalara değinilmiştir. Bir başka deyişle giriş kısmında, o güne kadar taraflar arasında yapılan bütün ikili düzenlemelerin varlığı bir kez daha teyit edilmiştir. Bununla birlikte, dikkat çeken husus, Adana Mutabakatı’nın ve 2009 Anlaşması’nın ismen zikredilmesidir.</p>

<p>2010 Anlaşması’nın Birinci Bölümü, “Anlaşmanın Amacı ve Kapsamı” başlıklıdır ve dört maddeden oluşmaktadır. 1. maddenin a bendinde, Adana Mutabakatı’nın geliştirilmesinin ve etkin kılınmasının; b bendinde, tarafların güvenliğini ve istikrarını tehdit eden terör eylemlerine ve örgütlerine karşı ortak mücadele için yasal ve kapsamlı bir çerçevenin oluşturulmasının; c ve d bentlerinde de ortak bir terörle mücadele politikası geliştirilmesinin, istihbarat paylaşımı ve bilgi değişimi yapılmasının amaçlandığı belirtilmiştir. Maddenin son bendi olan e bendinde ise Adana Mutabakatı ile oluşturulan uygulama mekanizmalarından hareketle bütün türleriyle birlikte terörle ve terör örgütleriyle mücadele, samimi ve kararlı bir güvenlik işbirliğinin hedeflendiği ifade edilmiştir. Görüldüğü üzere 1. madde, genel bir çerçeve çizmiştir.</p>

<p>2. ve 3. maddelerde, “PKK/KONGRA-GEL terör örgütü ve çeşitli adlar altındaki uzantıları/yan kuruluşları” tabiri kullanılarak 2010 Anlaşması’nın KİP ve ona bağlı örgütler başta olmak üzere, diğer terör örgütlerine karşı ortak mücadelede işbirliğini esas aldığı belirtilmiştir. Ayrıca kişi, grup ve eylemler içerisinde hangilerinin terör, terör örgütü ve terörist olarak niteleneceği hususunda da ortak kararlara göre hareket edileceğine işaret edilmiştir. Bölümün son maddesi olan 4. maddede ise 2010 Anlaşması’nın tarafların kendi sınırları içindeki güvenlik işbirliği faaliyetlerini de kapsadığı, Türkiye ile Suriye’nin kendi devlet ülkelerinde etkin güvenlik tedbirleri alacağı ifade edilmiştir.</p>

<p>2010 Anlaşması’nın İkinci Bölümü, “PKK/KONGRA GEL Terör Örgütü ve Diğer Terör Örgütlerine Karşı Ortak Mücadele” başlıklıdır. Bu bölümün tek maddesi olan 5. maddede, ilginç bir ibare dikkat çekmektedir. Buna göre taraflar, “mevcut adları ve gelecekte alabileceği diğer adlar da dahil olmak üzere PKK/KONGRA GEL”in ve bununla ilintili diğer kuruluşların ve oluşumların terör niteliğini vurgulayarak bu örgütlerle ve diğerleriyle mücadele etmeyi taahhüt etmişlerdir. Bu hüküm, KİP’in zaman zaman başvurduğu isim değişikliğine karşı alınmış bir önlem olarak düşünülmüştür64. Öte yandan 2010 Anlaşması, başlığı ve içeriği itibarıyla genel olarak terörizme ve terör örgütlerine yönelik bir işbirliği antlaşması olmakla birlikte, metinde odak noktasını KİP oluşturmaktadır. Metnin dilinden, tarafların daha çok KİP’e yönelik bir antlaşma için bir araya geldiği anlaşılmaktadır ki bu durumda, Türkiye’nin yaklaşımının Suriye tarafından kabul edildiği sonucu çıkmaktadır. Ayrıca Suriye’nin de Adana Mutabakatı’ndan beri KİP’e olan yaklaşımının devam ettiği görülmektedir.</p>

<p>2010 Anlaşması’nın 5. maddesinin devamında, tarafların taahhüt ettiği terörle genel mücadelenin somut alt alanları belirlenmiştir. Maddenin a bendinde, “özellikle PKK/KONGRA-GEL terör örgütü” ibaresi kullanılarak hiçbir terör örgütünün tarafların devlet ülkesini kullanamayacağı, güvenlik ve istikrarını bozamayacağı ifade edilmiştir. Bu kapsamda, sekiz başlık altında yasaklanan faaliyetler sıralanmış ve tarafların gerekli bütün tedbirleri alacağına işaret edilmiştir. Ayrıca&nbsp;maddenin b ve c bentlerinde de KİP liderlerine ve üyelerine, yasal veya yasa dışı ikamet imkânı tanınmayacağı ve bu kişilerin ticarî, siyasî, askerî, vb. herhangi bir faaliyette bulunamayacağı; bu kimselere herhangi bir kolaylık sağlanamayacağı ve bahsi geçen şahısların diğer tarafa veya üçüncü bir devlete geçmek üzere tarafların devlet ülkesini kullanamayacağı hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>2010 Anlaşması’nın diğer hükümleri, terör örgütlerinin ve faaliyetlerinin sürekli takibi ve engellenmesi; terör örgütü mensuplarının yakalanması ve teslim edilmesi; bilgi, belge ve istihbarat paylaşımı; işbirliği mekanizmaları ve taraflar arasındaki düzenli görüşmeler ile alakalıdır. Oldukça kapsamlı bir şekilde düzenlenen bu hükümlerle ilgili ortak özellik, terörle ortak mücadelede, KİP ve ilişkili bütün terör örgütlerinin odak noktası olarak seçilmiş olmasıdır.</p>

<p>2010 Anlaşması genel olarak değerlendirildiğinde, Adana Mutabakatı’ndan itibaren taraflar arasında başlayan sürecin devam etmekte olduğu görülmektedir. Nitekim başta Adana Mutabakatı ve 2009 Anlaşması olmak üzere bütün ikili antlaşmalara atıf yapılmıştır. Bununla birlikte, yukarıda işaret ettiğimiz üzere, Adana Mutabakatı dışındaki düzenlemeler karşılıklı yükümlülükler içerirken Adana Mutabakatı, Suriye’nin tek taraflı yükümlülüklerinden oluşmaktadır. Dolayısıyla Suriye’nin KİP ile ilgili yükümlülükleri açısından durum, değişmemiştir. Yine değişmeyen temel esas ise ülke bütünlüğü ilkesine saygı yükümlülüğüdür.</p>

<p>2010 Anlaşması, bir özel kural niteliği taşımaktadır. Zira metin, 2001 ve 2009 antlaşmalarının genel kural çerçevesinden farklı olarak sadece terörizmle ve terör örgütleriyle mücadele temelinde kaleme alınmıştır. Bu bağlamda bir başka husus da özel kural niteliği taşıyan 2010 Anlaşması’nda, KİP ve ilişkili bütün kuruluşları için daha da özel bir alan yaratılmış olmasıdır. Dolayısıyla içeriği itibarıyla bu metin, KİP odaklı bir düzenlemedir. Öte yandan KİP’in zaman zaman uyguladığı isim değiştirme stratejisine karşı alınan önlem de dikkat çekicidir. Bu yönüyle metin, sadece mevcut şartları değil gelecekte ortaya çıkabilecek ihtimâlleri de göz önünde tutmuştur.</p>

<p>2010 Anlaşması metninin KİP odaklı olarak kaleme alınmasında, Türkiye’nin etkisinin olduğu açıktır zira KİP ile asıl mücadele eden taraf, Türkiye’dir. Kısacası Türkiye, KİP ile mücadelesindeki stratejisini Suriye’ye bir kez daha benimsetmiştir. Bir başka deyişle Adana Mutabakatı’nda Türkiye’nin etkin iradesiyle ortaya çıkan hükümler, bu antlaşmada da devam etmiştir. Nitekim 2010 Anlaşması hükümleri ile Adana Mutabakatı hükümleri arasında ciddi bir paralellik söz konusudur. Dolayısıyla 2010&nbsp;Anlaşması için “Adana Mutabakatı’nı da kapsayacak şekilde, söz konusu mutabakatın genişletilmiş hâlidir.” denebilir.</p>

<p><strong>Kaynak: </strong>Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 May 2022 12:32:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/05/dr-bahadir-bumin-ozarslan-1652267747.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Suriye Harekatları ve Hukuki Temeli Yazı Dizisi (2. Bölüm)</title>
                <category>Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/suriye-harekatlari-ve-hukuki-temeli-yazi-dizisi-2-bolum-7</link>
                <author>bilgi@mhp.gov.tr (Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/suriye-harekatlari-ve-hukuki-temeli-yazi-dizisi-2-bolum-7</guid>
                <description><![CDATA[Suriye Harekatları ve Hukuki Temeli Yazı Dizisi (2. Bölüm)]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>I. ARAP BAHARI SÜRECİ ve SURİYE SORUNUNUN ORTAYA ÇIKIŞI </strong></p>

<p>2010 yılının sonlarında, Tunus’ta üniversite mezunu bir seyyar satıcının tezgâhına el konulmasını protesto etmek üzere kendisini yakmasıyla başlayan kitlesel hareketler, kısa sürede otoriter rejimler olarak bilinen bazı Arap devletlerine, bir domino etkisiyle yayılmıştır. Arap Dünyası’nı kapsayan, demokrasi ve özgürlük talep eden halk ayaklanmaları kısa sürede şiddetlenmiş ve “Arap Baharı” olarak nitelendirilmiştir. Bu süreç, Suriye dışındaki coğrafyalarda önemli siyasî değişikliklere yol açmıştır.</p>

<p>2011 yılında hızlanan ve hızla yayılan halk hareketleri, bugüne kadar Arap Dünyası’nda görülen örneklerin dışında bir tecrübe olarak değerlendirilmektedir. Zira bu hareketlerin arkasında dinî veya ideolojik bir referans bulunmamakta; yerel kaynaklı fakat evrensel bir karakter taşıyan, özgürlük temelli siyasal, sosyal ve ekonomik talepler öne çıkmaktadır. Ayrıca bu talepler, fakir kitlelerden ziyade, eğitimli orta sınıfa dayanmaktadır. Sosyal medya aracılığıyla hızla örgütlenmiş ve bu sayede, coğrafya üstü bir olguya dönüşmüş olan halk hareketlerinin temel dayanağı bu orta sınıf da türdeş bir görünüm arz etmemiş; değişik grupları kapsayan, sosyal hareketliliği yüksek bir muhalefet hareketine dönüşmüştür.</p>

<p>Arap Baharı sürecinde yaşananlar ve halk tarafından ileri sürülen bir takım talepler, bölgede gözlenen statükonun, 2000’lerin başından itibaren dile getirilen bazı etkenlerle bağının bir kere daha tartışılmasına yol açmıştır. Otoriter rejimlerin hüküm sürdüğü Kuzey Afrika’daki ve Ortadoğu’daki statüko, üç temel alana dayanmaktadır. Bölgenin kültürel/ dinî yönü, devletlerin sosyo-ekonomik durumu ve rejimlerin politik/ kurumsal dinamikleri şeklinde sıralanan bu alanlar, birbiriyle kaçınılmaz bir ilişki içindedir7 . Nitekim Volpi’nin işaret ettiği bu hususlar, Arap Baharı sürecinde bölgeye yönelik olarak sıklıkla tartışılan konu başlıklarıdır. Bahsi geçen hususlar aynı zamanda, sorunlu herhangi bir bölgede ortaya çıkan/çıkacak krizler bakımından da az veya çok geçerlidir/geçerli olacaktır. Zira bu hususlar, gerek içerik gerek nitelik olarak ve gerekse zaman-mekân ilişkisi bakımından, sınırları oldukça geniş meselelerdir.</p>

<p>Arap Baharı’nın ortaya çıktığı diğer coğrafyalarla eş zamanlı olarak 18 Mart 2011’de, Dera şehrinde gerçekleşen protesto gösterileriyle birlikte Suriye’de de Arap Baharı süreci başlamıştır. Protestoların gerekçesi ise reşit olmayan 15 öğrencinin duvara yazdığı ve “halkın rejimi sona erdirmek istediğine” yönelik bir slogan sebebiyle öğrencilerin tutuklanması ve bu öğrencilere yapılan işkencedir. Mısır’daki gösteriler esnasında kullanılan ve El Cezire’de yayınlanan görüntülerle sloganı öğrendikleri anlaşılan öğrencilerin velileri, kendi kabile ilişkilerini harekete geçirerek protesto gösterilerini başlatmış ve bu gösteriler, hızla kitleselleşmiştir.</p>

<p>Öğrencilerin tutuklanması ve gördükleri kötü muamele sebebiyle başlayan gösteriler, kısa sürede Şam, Halep, Hama, Humus, Lazkiye, Banyas, Deyr-i Zor gibi önemli şehirlere de sirayet etmiştir. Haziran 2011 itibarıyla her Cuma günü, 100.000’den fazla insan gösterilere katılmıştır. Bugüne kadar karşılaşmadığı bir muhalefet dalgasıyla karşılaşan Suriye yönetimi, sert tedbirlere başvurmuştur. Rejim askerlerinin sivil halka ateş açarak ölümlere sebep olmasıyla tırmanışa geçen olaylar, günümüze kadar devam eden iç savaşa dönüşmüştür9 . Rejimin güvenlik güçleri üzerinden yaptığı müdahale, oldukça sert olmuştur. Bu sertlik ve Baas rejiminin talimatlarına riayet, Arap Baharı coğrafyası içinde ayrı bir yer tutmaktadır. Her ne kadar Baas rejimi Suriye Ordusu’na ve diğer güvenlik unsurlarına tamamen hâkim olmasa da özellikle seçkin birliklerin tamamı, Esad’a bağlıdır ve bu bağlılık, Tunus veya Mısır ile kıyaslandığında, çok daha organik ve yakındır. Arap Baharı sürecinde, olayların gerekçesi ve seyri ile ilgili yaklaşım farkı, diğer bölgelerde, iktidar ile güvenlik güçleri arasındaki tutum açısından daha üst düzeydedir.</p>

<p>Arap Baharı süreci başladığında, söz konusu halk hareketlerinin Suriye’ye çok etki etmeyeceği düşünülmüştür. Bu kanaatin ortaya çıkmasında, “müşfik diktatör” olarak nitelendirilen Beşar Esad’ın iktidara geldikten sonra gerçekleştirdiği nisbî modernizasyon politikası ile Arap liderler içinde Esad’ın yeni nesli temsil ettiği kanaati ve Suriye’nin türdeş toplum yapısı gibi gerekçeler dile getirilmiştir. Bununla birlikte, kısa sürede bu değerlendirmelerin doğru olmadığı anlaşılmıştır.</p>

<p>Suriye’deki durum, ilk aylarda sivil protesto gösterileriyle başlamıştır. Yönetimde değişimden ziyade, reform talebi söz konusudur. Kötü ekonomik koşullar, rejimin Şii karakteri, siyasal değişim gibi konular öne çıkmıştır. Bu noktada, Suriye’deki genç neslin gösterilerdeki rolüne işaret etmek gerekmektedir. Zira Arap Baharı’nın yaşandığı diğer coğrafyalarda olduğu gibi Suriye’de de gençlik, sürecin başında oldukça etkindir ve olayların yönlendirilmesinde dikkat çekici bir rol oynamıştır. Beşar Esad’ın, iktidarının ilk 10 yılında gerçekleştirdiği reformlar ve dış dünyayla iletişim kurma çabaları, Hafız Esad dönemini bilmeyen veya hatırlamayacak kadar küçük olan, iletişim teknolojisi ve sosyal medya&nbsp;yoluyla dünyadan haberdar ve daha iyi bir gelecek arzu eden genç kuşakların yetişme dönemiyle çakışmaktadır. Suriye’ye sıçrayan/sıçratılan Arap Baharı sürecinde, bu genç kuşağın tesiri oldukça fazladır. Her ne kadar Beşar Esad’ın reform çabaları, Hafız Esad dönemiyle mukayese edilemeyecek derecede ileri adımlar olarak görülse bile oğul Esad’ın attığı adımlar ile genç kuşakların talepleri arasında büyük bir fark vardır. Bir yandan rejimin geleneksel yaklaşımını devam ettirmesi ve otoriter vasfı, diğer yandan uluslararası güçlerin dahli, öte yandan da taleplerinin karşılanmasında yetersiz kalınan genç kuşakların çatışmaya ve şiddete daha yatkın tavrı, olayların körüklenmesinde önemli etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>

<p>Suriye’de rejim karşıtı gruplar, olayların başlamasından kısa bir süre sonra tek çatı altında örgütlenmek üzere harekete geçmiştir. Bu çerçevede, muhtelif devletlerde toplantılar yapılmıştır. Ortaya çıkan tabloda, Esad rejimine geleneksel olarak muhalefet eden Sünnî merkezli dinî muhalefetin yanına, yeni muhalif gruplar ile etnik merkezli Kürt muhalefeti ve KİP (PKK)’in13 Suriye uzantısı DBP/HSB (PYD/YPG)14 terör örgütü de eklenmiştir.</p>

<p>Suriye krizinde silahlı grupların ortaya çıkışı, 2011’in yaz aylarından itibaren başlamıştır. Rejimin askerî tedbirleri arttırması ve daha da sertleştirmesi, önce “Suriye Özgür Subaylar Hareketi”ni başlatmış ve ardından da yaz sonunda “Özgür Suriye Ordusu” isimli silahlı yapı kurulmuştur. Suriye muhalefetinin değişik unsurlarının da silahlı mücadele başlatmasıyla birlikte siyasî ve askerî boyutu derinleşen krizde, Suriye rejimi ülkenin pek çok yerinde kontrolü kaybetmeye başlamıştır. Bununla birlikte silahlı muhalefetin başlaması, Esad açısından daha elverişli ve meşru bir gerekçe yaratmış ve sivillere nazaran daha katı&nbsp;uygulamalar, silahlı gruplar üzerinde gerçekleştirilmeye başlanmıştır16. Bu arada devreye, uluslararası terör örgütlerinin uzantıları da girmiş ve Suriye’de pek çok örgüt, iç savaşın bir parçası olmuştur. Bunlar içinde öne çıkan, “Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD/DEAŞ)” isimli örgüttür. IŞİD’in 2013’te ortaya çıkması ve Suriye ile Irak’ta oldukça geniş bir bölgenin kontrolünü ele geçirmesi, Suriye’deki çatışmaların derinleşmesine ve yaygınlaşmasına yol açmıştır.</p>

<p>Zor durumda kalan Esad rejimine önce İran, ardından Rusya Federasyonu (RF) yardım etmiş ve Suriye’de, bahsi geçen bu taraflar açıkça rejimle birlikte hareket etmeye başlamışlardır18. RF’nin ve İran’ın denkleme dahil olması, Suriye’deki dengeleri aşama aşama değiştirmiştir. Bu arada Amerika Birleşik Devletleri (ABD) de uyguladığı şiddet sebebiyle Beşar Esad’ı kınayan ve meşruiyetini kaybettiğini ileri sürerek görevden çekilme çağrısı yapan politikasını değiştirerek IŞİD ile mücadeleyi esas alan bir yaklaşım geliştirmiş ve müttefik olarak da DBP/HSB terör örgütünü tercih etmiştir.</p>

<p>Türkiye ise bütün bu süreçte, ilk aşamada, Suriye’deki muhalif gruplarla birlikte hareket edip rejimin değişmesi yönünde bir politika belirlemiştir. Bununla birlikte RF’nin ve İran’ın desteğini alarak güçlenen Şam rejiminin yanında, IŞİD’in ve DBP/HSB’nin güney sınırlarımızda etkinlik kazanması, Türkiye’nin önceliklerini değiştirmesine yol açmıştır. Suriye meselesinde RF ve İran ile inişli-çıkışlı bir ilişkisi olan Türkiye, özellikle RF ile olan ilişkilerinde çatışma noktalarından ziyade, matematikteki “OKEK (Ortak Katların En Küçüğü)” benzeri bir yaklaşımla uzlaşılabilecek hususları öne çıkararak Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı askerî harekâtlarını gerçekleştirmiştir. Böylece Türkiye, ilk defa sahada, gerçek anlamda etkinlik kazanmıştır.</p>

<p>Gelinen noktada Şam rejimi, Fırat’ın batısında genellikle hâkim olmuştur ve iç savaşın başından beri, en güçlü konuma ulaşmıştır. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekât bölgeleri ile birkaç küçük bölge ve İdlib dışında, kontrolü tamamen ele almıştır. Bu durumun ortaya çıkmasında, başta RF’nin ve İran’ın fiilî desteği, çok büyük bir rol oynamıştır. Öte&nbsp;yandan Fırat’ın doğusunda ise ABD destekli DBP/HSB’nin yaygın fiilî egemenliği ve Barış Pınarı harekât bölgesinde Türkiye destekli Suriye Millî Ordusu’nun20 varlığı söz konusudur.</p>

<p>Suriye’de bir çözüm için tarafların her birinin kendine has tutumları bulunmaktadır. Dolayısıyla kısa vadede çok uzlaşılır durumda olmayan bu tutumların, ortak bir paydada nasıl buluşacağı belirsizliğini korumaktadır. Zira taraflar, Suriye içinde bölgeye, zamana, gelişmelere ve değişen hedeflerine göre eş zamanlı olarak farklı tutum takınabilmekte; muhtelif ittifak ilişkilerine girebilmektedir. Bu bağlamda, Suriye krizinin ortaya çıktığı günden bugüne kadar sahada pek çok sürprizin yaşandığı gözlenmiştir. Kısacası, kalıcı bir çözümün nasıl ve hangi zeminde gerçekleşebileceği, çok öngörülebilir değildir.</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 May 2022 14:27:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/05/dr-bahadir-bumin-ozarslan-1652267747.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Suriye Harekatları ve Hukuki Temeli Yazı Dizisi (1. Bölüm)</title>
                <category>Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/suriye-harekatlari-ve-hukuki-temeli-yazi-dizisi-1-bolum-6</link>
                <author>bilgi@mhp.gov.tr (Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/suriye-harekatlari-ve-hukuki-temeli-yazi-dizisi-1-bolum-6</guid>
                <description><![CDATA[Suriye Harekatları ve Hukuki Temeli Yazı Dizisi (1. Bölüm)]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>ÖZ </strong></p>

<p>Arap Baharı sürecinde sorunlu ve önemli bölgelerden biri de Suriye’dir. Çok aktörlü bir yapıya sahip olan Suriye sorununda, pek çok mesele tartışılmaktadır. Bunlardan biri de güvenlik sorunudur. Özellikle Suriye’ye komşu devletler bakımından güvenlik sorunu, oldukça önem taşımaktadır. Komşu bir devlet olması ve 40 yılı aşan bir süreden beri mücadele ettiği terörizm sebebiyle Türkiye, ciddi güvenlik sorunları olan bir devlettir. Bu sebeple Türkiye, Suriye’deki otorite boşluğundan dolayı askerî harekâtlar düzenlemiştir. Türkiye’nin düzenlediği askerî harekâtların hukukî temeline dair yapılan resmî açıklamalar ve konuyla ilgili yapılan tartışmalar, genellikle Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde düzenlenmiş olan meşru müdafaa hakkını esas almaktadır. Bununla birlikte konuya, ülke bütünlüğü ilkesi ve Türkiye ile Suriye arasında yapılmış ikili antlaşmalar çerçevesinde bir hukukî temel getirmek daha uygundur. Bu çalışmada askerî harekâtların hukukî temeli, ülke bütünlüğü ilkesi ve ikili antlaşmalar bağlamında değerlendirilecektir.</p>

<p><strong>GİRİŞ</strong></p>

<p>Bilindiği üzere, Arap Baharı adı verilen ve Kuzey Afrika’da başlayıp hızlıca Arap Dünyası’na yayılan halk hareketleri, uzunca bir süredir uluslararası toplumun gündeminde önemli bir yer tutmaktadır. Çok boyutlu ve çok değişkenli muhtelif sorunlar doğuran Arap Baharı süreci, komşumuz Suriye’yi de etkilemiş ve Mart 2011’den itibaren Suriye’de de halk hareketleri görülmeye başlanmıştır. Suriye’ye sıçrayan Arap Baharı süreci, kısa sürede bir iç savaşa dönüşmüştür. Olayların başlamasıyla birlikte bölgede yer alan devletler dışında, pek çok önemli devlet de doğrudan veya dolaylı olarak Suriye sorununa müdahil olmuştur. Bu müdahaleler ve Suriye’nin kendi iç sorunları, ortaya pek çok mesele çıkarmıştır ki bunlardan biri de güvenlik sorunudur. Bu sorun, hem Suriye düzeyinde hem Suriye’den kaynaklı olarak komşu coğrafyada hem de giderek genişleyen bir boyutta uluslararası bir sorun teşkil etmiştir. Suriye’deki halk hareketlerinin iç savaşa dönüşmesi, öncelikle Suriye ile komşu olan devletler bakımından bir güvenlik sorunu yaratmıştır. Bunların başında Türkiye gelmektedir. Zira Türkiye 40 yılı aşkın bir süredir, ülke bütünlüğüne yönelmiş terörizmle3 aralıksız olarak mücadele&nbsp;eden bir devlettir.</p>

<p>Suriye’de olayların çatışmaya dönüşmesi ve ortaya çıkan otorite boşluğu, Türkiye’ye yönelik terörizm niteliğindeki saldırıları arttırmıştır. Türkiye de doğal olarak bu saldırılara karşılık vermiş ve gerek sınırlarının içinde gerekse Suriye’de askerî harekâtlar düzenlemiştir. Türkiye’nin Suriye’nin yönelik olarak düzenlediği askerî operasyonlarda, kamuoyunda genel olarak Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 51. maddesine ve BM Güvenlik Konseyi’nin bazı kararlarına atıf yapılmaktadır. Nitekim resmî açıklamalarda da temel dayanak olarak, 51. maddedeki meşru müdafaa hakkı ve bahsi geçen kararlar gösterilmektedir. Bahsi geçen kaynaklarda ayrıca, “uluslararası hukuktan kaynaklanan haklar” şeklinde bir gerekçeye de yer verilmekte ancak buna ilişkin somut bir dayanaktan bahsedilmemektedir.</p>

<p>Ayrıca Türkiye ile Suriye arasında daha önce yapılmış olan ve terörizmle mücadeleye yönelik ikili antlaşmalara ise hemen hemen hiç değinilmemekte ya da bunlar sadece ismen zikredilmektedir. Bu çalışmada, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik askerî harekâtlarının hukukî temeli, yukarıda işaret edilen eksik hususlar çerçevesinde ele alınacaktır. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle Arap Baharı süreci ve olayların Suriye’ye sıçraması üzerinde kısaca durulacaktır. Ardından konunun hukukî temeli olarak düşünülen ve BM Şartı’nın 2. maddesinde düzenlenen “ülke bütünlüğü” ilkesi ele alınacaktır. Genel bir dayanak olan bu ilkenin yanında, Türkiye ile Suriye arasında kabul edilmiş bazı önemli ikili antlaşmaların ilgili hükümleri de incelenecektir. Son olarak, çizilen çerçeve içerisinde genel bir değerlendirme yapılacaktır.</p>

<p><strong>Kaynak:</strong> Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi / Haziran 2020</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 15 May 2022 20:11:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/05/dr-bahadir-bumin-ozarslan-1652267747.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türk Hukuku Açısından Suriyelilerin Statüsü: Suriyeliler Kimdir, Kim Değildir?</title>
                <category>Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/turk-hukuku-acisindan-suriyelilerin-statusu-suriyeliler-kimdir-kim-degildir-5</link>
                <author>bilgi@mhp.gov.tr (Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/turk-hukuku-acisindan-suriyelilerin-statusu-suriyeliler-kimdir-kim-degildir-5</guid>
                <description><![CDATA[Türk Hukuku Açısından Suriyelilerin Statüsü: Suriyeliler Kimdir, Kim Değildir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bilindiği üzere, Arap Baharı adı verilen ve Kuzey Afrika’da başlayıp hızlıca Arap Dünyası’na yayılan muhtelif halk hareketleri, uzun bir süre uluslararası toplumun gündeminde önemli bir yer tutmuştur. Son dönemde ikinci plana düşen bu süreç, Tunus’taki gelişmelerle birlikte yeniden sorgulanmaya başlamıştır. Çok boyutlu ve çok değişkenli muhtelif sorunlar doğuran Arap Baharı süreci, komşumuz Suriye’yi de etkilemiş ve Mart 2011’den itibaren Suriye’de de bir hareketlenme başlanmıştır. Söz konusu halk hareketleri, kısa bir süre sonra iç savaşa dönüşmüştür. Öte yandan, olayların başlamasıyla birlikte bölgede yer alan devletler dışında, pek çok önemli devlet de doğrudan veya dolaylı olarak Suriye sorununa müdahil olmuştur. Bu müdahaleler ve Suriye’nin kendi iç sorunları, ortaya pek çok mesele çıkarmıştır ki bunlardan biri de Suriye’den yapılan göçlerdir. Bu göçlere muhatap olan devletlerin başında da Türkiye gelmektedir.</p>

<p><img alt="Suriyeliler sadece cenaze için girdi çıktı yapabilecek!. - Haber, Haberler,  Son Dakika Haberler" src="https://icdn.ensonhaber.com/resimler/diger/kok/2022/04/27/suriyeliler-bayram_5283.jpg" /></p>

<p>Türkiye’ye gelen Suriyeliler ile ilgili pek çok sorun gündeme gelmiş ve ilk Suriyeli kafilesinden itibaren bu sorunlar artarak devam etmiştir. Bahsi geçen sorunlardan biri de Türkiye’ye gelen Suriyelilerin statüsüdür. Günlük dilde “göçmen, mülteci, şartlı mülteci, sığınmacı, ikincil koruma” gibi kavramlarla ifade edilen Suriyelilerin statüsüyle ilgili&nbsp;yeknesak bir kullanım oluşmamış; kavram birliği yerleşmemiştir. Bu durumun ortaya çıkmasında en önemli sebep ise yazılı ve görüntülü medya ile sosyal medya zemininde, tam bir kavram karmaşasının yaşanmasıdır. Bahsi geçen kavramların birincil anlamları ile sosyolojik anlamları esas alınmış, hukukî nitelikleri göz ardı edilmiştir. Suriye ile ilgili fikir beyan eden kişiler içinde de değişik alanlardaki uzmanlıklarına rağmen, konunun hukukî boyutuyla ilgili yeterince hassasiyet gösterilmemiştir. Aynı hassasiyetin resmî kurumlar tarafından da gösterildiği söylenemez. Oysa her bir statünün ayrı bir hukukî niteliği ve buna bağlı olarak doğurduğu bir takım sonuçlar vardır. Öte yandan, kavram karmaşası yaşanması ve dil birliği sağlanamaması sebebiyle bu mesele, özellikle muhalefet partileri ile bunlara müzahir kişiler ve gruplar eliyle istismar edilmiştir. Bu sebeple aşağıda, Türkiye’deki Suriyelilerin hukuken sahip olduğu statü ve sahip oldukları haklar üzerinde, genel hatlarıyla durulacaktır. Bu bağlamda, yine son dönemde zaman zaman dillendirilen ve Suriyeliler ile “göçmen” olarak nitelendirilen bazı Türk vatandaş grupları arasında yapılan kıyaslamalar ve benzetmeler de değerlendirilecektir.</p>

<p>Türkiye’deki Suriyeliler hukuken temelde,&nbsp;6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK), çerçeve yönetmelik niteliğindeki 2014/6883 sayılı Geçici Koruma Yönetmeliği (GKY) ve çalışma izinleri bakımından da 2016/8375 sayılı Geçici Koruma Sağlanan Yabancıların Çalışma İzinlerine Dair Yönetmelik (GKÇY) hükümlerine tabiidir. Bahsi geçen mevzuata bakıldığında Suriyelilerin, “geçici koruma statüsü” altında olduğu anlaşılmaktadır. Zira GKY Geçici Madde 1’e göre 28.04.2011 tarihinden itibaren, Suriye’de meydana gelen olaylar sebebiyle Türkiye’ye gelen Suriye Devleti vatandaşları ile Suriye’deki vatansızlar ve mülteciler, geçici koruma altına alınırlar. Geçici koruma statüsünün tanımı ise YUKK’nın 91. ve GKY’nın 3. maddesinde düzenlenmiştir. Söz konusu maddelere göre ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitle olarak sınırlarımıza gelen veya geçen yabancılar, geçici koruma statüsü altına alınırlar. Bu kişiler için GKY m. 7’ye göre, başka bir statü de söz konusu olamaz. Ayrıca, GKY m. 16’ya ve Geçici Madde 1’e göre şahsen yaptıkları uluslararası koruma başvuruları işleme konulmaz. Bir başka deyişle bahsi geçen kişiler mülteci, şartlı mülteci ve ikincil koruma gibi&nbsp;statüleri kazanmak için başvuru yapamazlar.</p>

<p>Geçici koruma statüsü, sınırsız bir süreyle devam etmez. GKY’nin 9-16. maddeleri arasında geçici koruma kararının alınması, içeriği, sona ermesi ve sınırlandırılması ile ilgili ayrıntılı düzenlemeler yapılmıştır. Bu çerçevede, şahsen veya kitle olarak geçici koruma statüsüne son verilebilmektedir. Suriye sorununun çözülmesi veya şartların eskiye dönmesi hâlinde, statüye son vermek mümkündür. Böylesi bir durumda da Suriyelilerin dönüşü, hukukî bir mecburiyet hâline gelecektir. Öte yandan,&nbsp;bayram ziyareti vesilesiyle ya da muhtelif sebeplerle Suriye’ye gidip belirli bir süre kalanlar veya sürekli ilişkilerini devam ettirip Suriye’de barınabilenler hakkında, bahsi geçen maddeler çerçevesinde tedbirler uygulanabilir ve geçici koruma statülerine son verilebilir. Bu gibi kişilerin Türkiye’ye girişi de bu kapsamda engellenebilir.</p>

<p>Geçici koruma statüsünden, diğer statülere geçiş mümkün olmadığı gibi kendiliğinden vatandaşlığa geçiş de mümkün değildir. GKY’nin 22. maddesine göre bu kişilere verilen “geçici koruma kimlik belgesi”, GKY’nin 25. maddesine göre Türkiye’de kalış hakkı verir ancak bu belge, ikamet izni ve eş değer bir belge yerine geçmez. Ayrıca bu kimlik, uzun dönem ikamet iznine geçiş hakkı tanımaz; süre itibarıyla ikamet izni toplamında dikkate alınmaz ve sahibine, Türk vatandaşlığına başvuru hakkı tanımaz. Bu durumda, Suriyelilerin Türk vatandaşı olabilmeleri için geçici koruma statüsünün kaldırılması gerekir.</p>

<p>Kamuoyunda yaygın bir şekilde üzerinde durulan konu da Suriyelilerin aldığı hizmetlerle ilgilidir. Bu hususta bir bilgi kirliliği söz konusu olup konu, yaygın bir şekilde istismar edilmektedir. Geçici koruma statüsü altındaki Suriyelilerin alabileceği hizmetler, GKY’nin 26-32. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Buna göre sağlık, eğitim, iş piyasasına erişim, sosyal hizmetler ve yardımlar, tercümanlık ve benzeri hizmetler sağlanabilir. Bununla birlikte, bu konularda sınırsız ve kuralsız bir hizmet alımı söz konusu değildir. İlgili maddelerde, bahsi geçen hizmetlerle ilgili ayrıntılı düzenlemeler yapılmış ve her hizmetle ilgili sınırlayıcı hükümler getirilmiştir. 33. maddeye göre mevzuata ve idarî gerekliliklere uymakla yükümlü olan Suriyeliler, yükümlülüklerini yerine getirmediği takdirde, 35. madde hükmü&nbsp;çerçevesinde, eğitim ve acil sağlık hizmetleri hariç olmak üzere, diğer hizmetlerden kısmen veya tamamen mahrum bırakılabilirler.</p>

<p>Suriyelilerin iş piyasasına erişimiyle ilgili olarak da oldukça yaygın yanlışlar, kamuoyuna yerleştirilmek istenmektedir. Bu bağlamda, konuya ilişkin özel bir düzenleme yapılmıştır. Yukarıda işaret ettiğimiz GKÇY’nin 4. maddesi hükümlerine göre geçici koruma statüsüne sahip olan Suriyeliler, çalışma izni olmaksızın Türkiye’de çalışamaz veya çalıştırılamaz. 5. maddeye göre ise çalışma izni başvurusu yapılabilmesi için geçici koruma kaydının yapılması ve 6 aylık bir sürenin geçmesi gerekmektedir. Yine bu çerçevede önemli bir hüküm de 6. maddededir. Maddeye göre yalnızca Türk vatandaşları tarafından icrasına izin verilen işler ve meslekler için başvuru yapılması mümkün değildir. Böyle bir başvuru yapılsa bile başvuru, herhangi bir değerlendirme yapılmaksızın işlemden kaldırılır. Konuya ilişkin olarak üzerinde durulması gereken son husus ise istihdam kotasıdır. 8. maddede düzenlenen hükme göre geçici koruma altındaki Suriyeliler, iş yerinde çalışan Türk vatandaşlarının % 10’undan fazla istihdam edilemez.</p>

<p>Suriye’den göç edenlerle ilgili olarak bazı Türk vatandaşı grupları ile benzerlikleri de ileri sürülmektedir. Bunlardan ilki, Avrupa’ya ve özellikle daha yoğun bir göçün yaşandığı Almanya’ya giden Türk işçilerle ilgilidir.</p>

<p>Oysa Suriyelilerin, bu Türk vatandaşları ile karşılaştırılmaları söz konusu dâhi olamaz. Her şeyden önce Avrupa’ya giden Türkler, bir iç savaş sonucunda Türkiye’yi terk etmiş değildirler. Avrupa’daki iş gücü açığını kapatmak üzere, Avrupa’daki hükümetlerin davetiyle gitmişlerdir. Avrupa ekonomisine emekleri ile katkı yapmışlar, zamanla kendi işlerini kurarak istihdam imkânı da yaratmışlardır. İlgili coğrafyalara yük getirmemişler, vergi vermişler, üzerlerine düşen bütün diğer yükümlülükleri de yerine getirmişlerdir. Sosyal güvenlik ve eğitim hizmetlerinden ücretsiz yararlanmamışlardır. İlgili devletlerin hukukuna riayet ederek bir yaşam sürdürmüş ve sürdürmektedirler. Sığınmacı, mülteci, şartlı mülteci gibi statülere tabii olmamışlardır.</p>

<p><img alt="Suriyelilerin bayram izni kısıtlandı – DW – 22.04.2022" src="https://static.dw.com/image/61560242_605.jpg" /></p>

<p>Suriyeliler ile benzerlik kurulmak istenen ikinci grubu ise Balkanlar, Kırım ve Kafkasya kökenli Türk vatandaşları oluşturmaktadır. Son günlerde, Suriyelilerin ülkelerine geri dönüşü çerçevesinde yapılan tartışmalarda, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları içinde “göçmen” olarak adlandırılan bu gruplarla ilgili çeşitli açıklamalar yapılmaktadır. Balkanlardan, Kırım’dan ve Kafkasya’dan göç eden; Türk soylu, Türk dilli ya da akraba topluluklara mensup kişilerden oluşan; Türk millî kimliğinin bütünlüğü içinde yer alıp Türklüğün ayrılmaz bir parçası olan bu gruplar ile Suriyelileri mukayese etmek ve aynı kefeye koymak mümkün değildir. Zira söz konusu coğrafyalardan yapılan göçler, 14 KUTLU SESLENİŞ | TÜRK MİLLETİNİN HAYKIRAN SESİ Osmanlı Devleti’nin sınırlarının küçülmesi ya da etki alanının daralmasıyla ortaya çıkmıştır. Bölgeden gelen kişiler, ya Osmanlı Devleti vatandaşıdır ya da Rus işgali altına giren diğer Türk devletlerinin mensuplarıdır. “Devlet içi” ya da “Türk yurtları içi” şeklinde nitelendirilebilecek bu göçlerle gelen Türkler, sınırların değişmesi sonucu kendi devletleri içinde başka bir bölgeye gelmiş ya da o tarihteki en güçlü Türk devleti olan Osmanlı Devleti’ne göç etmişlerdir.</p>

<p>Balkanlardan, Kırım’dan ve Kafkasya’dan yapılan göçleri Suriyeliler ile mukayese etmek, ciddi bir tarih ve coğrafya bilgisi eksikliğine işaret eder. Bu grupların Suriyeliler ile hiçbir şart altında benzemesi söz konusu değildir. Bilgi eksikliğine dayalı yorumların telafisi mümkün olabilir ancak farklı niyetlerle yapılan benzetmeler, kabul edilemez. Suriye sorunu çerçevesinde bu grupları iğnelemek veya bunlara hakaret etmek, hiç kimsenin haddi de hakkı da değildir. Öte yandan, söz konusu coğrafyalardan gelen göçler neticesinde Türkiye’ye yerleşen Türkler, bugünkü nüfusumuzun asgarî olarak % 35’ini teşkil etmektedir. Dolayısıyla bilgi sahibi olmadan, vezinsiz-kafiyesiz yorum yapanların bu demografik gerçeği de öğrenmesi gerekir. Ayrıca, «göçmen» şeklinde nitelendirilen Balkan, Kırım ve Kafkasya Türklerini iğnelemek ya da aşağılamak, Türk milletinin birliğine ve Türk Devleti’nin bütünlüğüne de ağır zarar verir</p>

<p>Sonuç olarak Türkiye’deki Suriyeliler, geçici koruma statüsü altındadırlar. Hukukî statüleri ifade edilecekse “geçici koruma altındakiler” ibaresi, genel olarak ise “Suriyeliler” tabiri kullanılmalıdır. Bu kişiler, kendiliğinden Türk vatandaşı olamazlar. Vatandaş olabilmeleri için her şeyden önce geçici koruma statülerinin kaldırılması, ardından da Türk Vatandaşlığı Kanunu’ndaki şartları yerine getirmeleri gerekir. Bu bağlamda önemli bir husus da kendilerine verilen geçici koruma kimlik belgesinin ikamet izni yerine geçmeyeceği, dolayısıyla Türk Vatandaşlığı Kanunu’nda aranan ikamet sürelerinin tamamlanması için söz konusu belgenin yeterli&nbsp;olamayacağıdır. Bir başka deyişle geçici koruma&nbsp;kimlik belgesi ile Türkiye’de geçirdikleri süreler, vatandaşlık başvurusu için geçerli olmayacaktır. Yine, Suriyelilerin bu belge ile elde ettikleri bir çalışma izni de yoktur. Çalışma izni alabilmek ve iş gücü piyasasına dâhil olmak için ilgili Türk mevzuatına ve kendilerine yönelik GKÇY’ye göre başvuru yapmaları gerekmektedir. Öte yandan, Suriye’deki şartlar düzeldiğinde ve Suriye sorunu çözüldüğünde, bu grupların geri dönüşleri de bir mecburiyettir. Statülerinin geçici olarak tesis edilmiş olmasının ve buna uygun olarak bazı hizmetlerden yararlanma haklarının bulunmasının, kendiliğinden ve zamanla kalıcı bir statüye sahip olacakları veya vatandaşlık elde edecekleri sonucunu doğurması mümkün değildir. Geçiciliği yaratan şartlar eskisine döndüğünde, Suriye’ye dönüş de zorunluluk arz edecektir. Ayrıca, muhtelif sebeplerle Suriye’ye gidip gelebilen, belirli süre kalabilen, sürekli ilişkiler tesis edip barınabilen kişilerin Türkiye’ye geri dönüşünün engellenmesi de bahsi geçen mevzuat çerçevesinde mümkündür.</p>

<p>Türkiye’deki Suriyelilerin, Avrupa’ya göç eden Türk vatandaşları ile Balkanlardan, Kırım’dan ve Kafkasya’dan göç eden Türk toplulukları ile karşılaştırılmaları da mümkün değildir. Oldukça farklı şartlara sahip bu gruplar ile Suriyelileri aynı kategoriye sokmak, ciddi bir saptırma ve Türk millî kimliği ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu değerlerine zarar verme anlamına gelir. Türk millî kimliğinin ve bu kimliği ayakta tutmak için kurulmuş Türk Devletlerinin binlerce yıldır çetin bir savaş verdiği bu coğrafyada, “Aile-sülale-kabileboy-soy-etnisite-mezhep-din-bölgehanedan-dönem” gibi kavramlar veya etkenler yoluyla Türklüğe içeriden yapılan saldırıların ya da ayrıştırmaların hoş görülmesi mümkün değildir. Tarih, doğrudan veya dolaylı, açık ya da örtülü bir şekilde bu saldırıları ve ayrıştırmaları yapanları kaydetmektedir. Şaşmaz bir hüküm verici olan Tarih, Türklüğe yapılan bu tarz saldırıların nasıl bertaraf edildiğini de yine sıklıkla kaydetmiştir. Kısacası, bu konuda yapılan açıklamalarda, herkesin daha dikkatli olması ve titiz davranması, bir mecburiyettir. Aksine bir durum, ahlaken olduğu kadar hukuken de sorumluluk doğuracaktır.</p>

<p><strong>Kaynak:</strong> Kutlu Sesleniş Dergisi</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 11 May 2022 14:15:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/05/dr-bahadir-bumin-ozarslan-1652267747.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her Şeyi Bahane Eder, Bir Şey DER...</title>
                <category>Gökhan ARSLAN</category>
                <link>https://www.haberkizilelma.com/makale/her-seyi-bahane-eder-bir-sey-der-2</link>
                <author>gokhanarslan@haberkizilelma.com (Gökhan ARSLAN)</author>
                <guid>https://www.haberkizilelma.com/makale/her-seyi-bahane-eder-bir-sey-der-2</guid>
                <description><![CDATA[Her Şeyi Bahane Eder, Bir Şey DER...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Silahlı propagandayı sever, ideologlarına ve militanlarını anar, rejimi yıkmaya çalışanlara destek çıkar sonrada Atatürkçüyüm der.<br />
Kemalizm faşist bir rejim diyenleri saygıyla anar, sonra Atatürkçüyüm der.<br />
Sapıklığı normalmiş gibi kabul eder sonra özgürlük der.<br />
Seçim barajı insin diye önerge verir, baraj inince bu haksızlık der.<br />
Yap-işlet-devret modeline garanti para vermemiz lazım der, verilince neden verdiniz der.<br />
Deniz Gezmiş’in asılmasında evet oyu verir, sonra devlet fidanlarımızı astı der.<br />
Teröriste paşam, vatanpervere hain der.<br />
Su bedava olacak der, sonra zammı engellediler batıyoruz der.<br />
Kadın Hakları der, kadınları darp eder<br />
Hayvan hakları der, atları telef eder.<br />
Mor halka der, tecavüz her yerde var der.<br />
Mudanya’da zeytinlikleri yok eder, zeytinime dokunma eylemine gider.<br />
Özgür olacağız der, terörist Demirtaş’a özgürlük der.<br />
Çağdaş olacağız der, LGBT’ den oy devşirmek için sapıklığa evet der.<br />
Altı ok der, altı okta ki milliyetçilik için faşistliktir der.<br />
Atatürkçüyüm der, Atatürk’ün askerleriyiz sözünden nefret eder.<br />
Her şey çok güzel olacak der, İstanbul’un içine eder.<br />
Ulaşım rahatlayacak der, otobüslerin bakımlarını yandaşlara ihale edip, bakımsız otobüslerin yolda kalmasını sağlayıp halka eziyet eder.<br />
Bugün evet dediğine yarın hayır der.<br />
Sel gelir, bodruma gider<br />
Deprem olur, kayağa gider,<br />
Kar yağar, balık yer</p>

<p>Ne güzel söylemiş Necip Fazıl: <strong>”CHP bir parti değil, Türk’e dinini, dilini ve özünü kaybettirmeye memur bir katliam müessesesidir.”</strong><br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 26 Mar 2022 14:25:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.haberkizilelma.com/images/kullanicilar/2022/03/gokhan-arslan-1648293937.jpg"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
